AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-06-18
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ büyük emek ve titizlikle hazırlanmış bir konuşma yaptı önceki gün. İçeriği uzun yıllar konuşulacak, atıfta bulunulacak. Özellikle Cemaat ve 'Türkiyeli' kimliğine yaptığı vurgular konunun uzmanlarınca analiz edilmeyi bekleyen temalardan bazıları.
Ama o entelektüel derinlik nerede Türk Basını'nda?
Başbuğ, konuşmasını bitirir bitirmez kapının önünde canlı yayınlara bağlanan liberal gazeteciler birer papağan gibi aynı cümleyi söyleyip durdular.
Birinci gündem: 'Taraf, Vakit ve Zaman neden çağrılmadı?' Öğrenmişler bir yerden, bu üç küçük gazetenin adını zikredip duruyorlar...
Peki Birgün gazetesi neden yok? Evrensel neden çağrılmadı? Ama daha önemlisi, neden hiç kimse bu gazetelerin adlarını telaffuz etmiyor?
Çünkü işlerine gelmiyor... Maalesef bu tartışmada bile bütün kriterler kişisel...
Oysa Genelkurmay Başkanı daha ilk cümlelerde kriterini açıkladı: 'Askeri eleştirin ama asker düşmanlığı yapmayın'... Çok açık verilmiş bir mesajdı aslında, bir yandan da bu üç gazeteyle ilgiliydi. Bunu bile anlamadılar...
İkinci gündem: Kim ayağa kalktı, kim ayağa kalmadı, meselesi. 'Ben kalkmadım' ya da 'Ben alkışlamadım' diye övünenler...
Ne kadar basit, ne kadar sıradan, ne kadar magazin gündemi varsa kendisine entelektüel diyenler daima bir parçası olur; gizliden gizliye hep böyle şeylere meraklıdırlar...
Bu mu Türk Basını'nın düzeyi?
SAYIN BAŞBUĞ,
190 gazeteci davet etmişsiniz...
Bir kısmını dışarıda bırakıyorum, ama kendini televizyonda görme hastalığına tutulmuş bazıları var ki konuklarınız arasında, değer mi hiç onlara konuşma yapmaya?
Hazırlanmaya, metni defalarca okumaya, kitaplar okumaya, iyi bir ton tuturmak için, içeriği zengin olsun diye uğraşmaya...
Neden kendinizi yordunuz ki? Siz ne diyorsunuz, onlar nerede?
Sanırım, sizin söylediklerinizi analiz edebilecek kapasiteleri olmadığı, söylediklerinizi anlayamadıkları için tartışma düzeyini bu kadar düşürüyorlar. Bırakın onlardan 'Türkiyeli' kimliğini, Cemaat eleştirisini anlamayı, mönü daha çok ilgilerini çekiyordu eminim.
Zaten bu yüzden de bazılarının yapabildiği tek yorum 'Konuşma çok uzadı, yabancı isimlerden bahsetti' düzeyinde kaldı.
Ne acı değil mi her gün askere akıl öğretenlerin hali... TSK'ya ayar vermeye çalışan basın önce kendisini toparlamalı, bu toplantıda bir kez daha bu ortaya çıktı.
Maalesef, basınımızın ciddi bir 'düzey' problemi var...
O yüzden, Sayın Başbuğ, boşuna uğraşmayın bunlara laf anlatmakla... Bunları ciddiye almakla... Almayacaklardır...
ÇONGAR PARANTEZİ
Bütün bunları söylemişken, Yasemin Çongar'la ilgili bir parantez açmam gerekiyor. Dün, basında yer alan yorumlar arasında Çongar'ın İlker Başbuğ'un konuşmasını analiz eden yazısı belki de en tatmin edici olandı.
Söylediklerine katılmayabilirsiniz, ama belli bir entelektüel düzeyde yazılmış, doyurucu ve tam da Başbuğ'un koyduğu entelektüel çıtaya denk bir yazıydı.
Ve ne garip ki konuyla ilgili en sağlam yazı, orada olmayan bir yazar tarafından kaleme alındı.
Ellerine sağlık.
Nezakette Altan Öymen kriteri
Harp Akademileri'ndeki konuşmaya başlamadan önce İlker Başbuğ'u karşılamak için salondaki gazeteciler arasında yaşanan 'ayağa kalkma' problemine karşı kişisel bir çözümüm vardı. Nezaket kurallarını en iyi bildiğim kişiyi takip ettim.
İkinci sırada oturan Altan Öymen mesleğimizin duayenidir. Ama daha da önemlisi her zaman nezaketi ve görgüsüyle bilinir. 'O nasıl davranıyorsa, doğrusu budur' dedim kendi kendime. Ve haklı çıktım.
İlker Başbuğ salona gelince Altan Öymen ayağa kalkınca, hepimizin ayağa kalkması gerektiğini de anladım.
Aslında Öymen'in çok basit bir kriteri var: Davet sahibine saygı... Bunun asker disiplini altında ezilmekle falan ilgisi yok. Çok basit bir görgü kuralı: Davet sahibine ayağa kalkılır, konuşması bittikten sonra da nezaketen alkışlanır.
Kaldı ki, dünyanın her yerinde belli yerlerin protokol kuralları vardır. Nobel Töreni'nde ayağa kalkıyorsak, İsveç Kralı'nın yemeğinde protokole uyuyuyorsak kendine özgü protokol uygulayan Genelkurmay davetinde de ayağa kalkılır...
Bu gibi protokol kurallarını eğip bükmek bireysel tercihe kalmıyor maalesef; yıllar içinde, üzerinde konuşulup tartışılarak, düşünülerek oluşturulmuş bir bütündür protokol. Burada saygı şahsa değil kuruma, makama gösterilir. Ve elbette bir hiyerarşisi vardır.
Dün, bir askeri yetkiliyle de konuştum ve 'Biz askeri protokol gereği, değil Genelkurmay Başkanı, bizden bir üst sınıftan biri bile gelse her zaman ayağa kalkarız' dedi.
Peki gazeteciler?
'Onlar da bu davetin konukları oldukları için, eğer çekim yapmıyorlarsa, sadece konuşmayı dinlemeye gelmişlerse, onlardan da nezaket gereği ayağa kalkmalarını bekleriz.'
Bu tartışmayı neden uzatıyoruz ki?
Bir de kravat tartışması var. Genelkurmay'ın yolladığı davetiyede 'Takım elbise' yazıyordu. Dünyanın her yerinde davetiyede yazan takım elbise kravatlı bir takım anlamına gelir. Protokol kitaplarında da açıkça belirtilmiştir bu...
'Takım elbise' yazan bir davete kravatsız gitmek, en basit ifadesiyle saygısızlıktır. 'Etiquette' bunu gerektirir.
Tabii, kravat takmayı reddetme ihtimaliniz de var: O zaman davete de katılmazsınız...
NTV kendini kandırıyor
Tufan Türenç'in Hürriyet'te yazdığı bir yazı tartışmayı alevledi... Konunun merkezindeki Tarık Akan da, tıpkı Türenç gibi NTV'de sözlerinin sansürlendiğini iddia ediyor, ama NTV iki seferdir bunun aksini iddia ediyor.
Oysa NTV yöneticilerinin anlamadığı bir şey var: Mesele Tarık Akan'la ilgili değil, sorun NTV'nin ne zamandır girdiği bu yeni yol...
İşaret fişeklerinden biri Bedri Baykam'ın bu ekranda sadece liberallerin konuştuğuna dair eleştirisiydi... 'Yazıişleri' programındaki basın seçmeleri herkesin malumu... Seçim gecesi konuşmacı olarak davet edilenlerin de yüzdesi ortada...
Bütün bunlar tepki topluyor... Hal böyleyken Tarık Akan'ın kesilen sözleri sansürden başka nasıl yorumlanır ki? NTV'nin daha hassas olması gerekirdi...
Dahası, montajı yapan editörün inisiyatifi de çok inandırıcı değil. Bütün yayın organlarında askeriyeyle ilgili demeçler için çok üst düzey bir editoryal kontrol gerekir.
Ama bütün bunları bir yana bırakalım, bu kanalın sicilini hatırlayalım...
Müjde Ar, Abdullah Gül'ü eleştirdiği için rejiden uyarıldığını söylemişti...
Cumhuriyet Mitingleri gibi toplumsal olaylarda NTV canlı yayına geçmedi, 11. Dalga'da da en son haber veren kanal oldu...
Geçmişte, Mustafa Balbay ve Emin Çölaşan'ın yaptığı programı 'yukarıdan baskı var' diye kaldırdığını bizzat Çölaşan açıkladı...
Bütün bunlar ortadadır, belgelidir... Tarık Akan meselesi de bu yüzden bu kadar büyümüştür.