AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-06-18

kategori2

Serdar Turgut'u Altanlar konusunda ikna ettim

Bir süredir Serdar Turgut'la gerek karşılıklı yazışmalarımızda, gerekse de sohbetlerimizde üzerinde anlaşamadığımız bir konu var. Konu demektense, bir tavırla ilgili bir mesele demek daha doğru. O benim kimi insanlarla ilgili yazılarımda 'insani' boyutu ihmal ettiğim görüşünde. Ben ise onun yaşı ilerledikçe haddinden fazla hoşgörülü olduğunu, bir yazarın itibarını dürüstlük ve acımasızlık üzerine kurması gerektiğini söylüyorum. Eğer her harekette insani bir boyut ararsak eleştirdiğimiz kişinin ihtiyacı duyduğu meşruiyet araçlarını da önlerine sürmüş oluruz.
Bana kalırsa hiçbir şekilde içinden çıkılmayacak bir tartışma, ikimizin de haklı tarafları olduğuna inanıyorum.
Ama eğer bu bir maçsa, dün sabah uyandığımda aramızdaki bu müsabakada benim 1-0 önde olduğumu gördüm. Hadi bu kaba bir tabir oldu; bir şekilde Serdar Turgut'u ikna ettiğimi fark ettim.
'Çetin Altan çocuklarını hiç iyi yetiştirememiş' diyordu dünkü yazısında Serdar Turgut; bir süredir herhangi bir terbiyeden ve nezaketten nasibini almamış kaba yorumlar yapan Mehmet Altan'dan bahsediyordu. Altan, bir süredir irrite edici bir ekran karakterine dönüştü. Neredeyse bir meczup üslubu kullanıyor; asıyor, kesiyor, atıyor, tutuyor. Herhangi bir etik filtreleme ya da saygı da yok.
Ayrıca, herhangi bir 'insani' tarafı da yok Altan'ın üslubunun. Doğrusu, bu ailenin bu tavrına karşılık bir insani yaklaşık da göstermek de mümkün değil.
Serdar Turgut'la Altanlar konusunda yakın çizgiye gelmemize sevindim: Evet, bu meselenin özünde babasının çocuklarını yetiştirememiş olmasının verdiği bir sakatlık var. Bu çok ortada.
Hadi bugün insani açıdan yaklaşayım meseleye.
Hepimiz, birilerinin çocukları olarak, öyle ya da böyle sakat yetiştik. Ama pek çoğumuzun anne-babaları sıradan insanlardı. Benim ailem de mümkün olduğu kadar düz, normal, sıradan insanlardan oluşuyordu mesela. Egolarıyla beni şekillendirmeye, benden bir heykel yaratmaya çalışmadılar. Zannedersem, sakatlıklarımın pek çoğu kendi eserim.
Oysa Ahmet ve Mehmet Altan kardeşlerin babaları tarafından sakatlanmış çocuklar olduğunu görmek mümkün. Aynı durum, Çetin Altan ve kendi babasının ilşkisi açısından da geçerli.
Mesela, çok zor durumda kaldığında babasından yardım istiyor Çetin Altan ve aldığı yanıt 'Hangi taş sertse gitsin başını ona vursun.' Bu acımasız aile ilişkilerine empati kurmam mümkün değil, ama eminim Altanlar'la ilgili pek çok şeyi de bu küçücük cümle açıklar.
Çetin Altan, çocuklarını nefret dolu yetiştirmiş. Kim bilir, belki de kendi geçmişine, ailesine duyduğu nefret ve intikam hissinin yansıması olarak. 70'li yıllarda, genç insanları nefretle dolduruyordu. Sonra pek çok genç öldü, o 'kanaat önderi', o ideolojik lider ise viskisini yudumladı.
Mehmet Altan'ın durumu daha da vahim: Babası ya da ağabeyi kadar yetenekli olamayacağını anladığı gün dramı başladı diye tahmin ediyorum. Sanırım, ailede adam yerine konma sürecini akademik eğitimiyle tamamladı. Böylece okul hayatı pek başarılı olmayan Ahmet Altan'a karşı kullanabileceği bir koz vardı elinde.
Ahmet Altan'ın da durumu benzer. Yazık ki o da kelimeleri ne kadar iyi kullanırsa kullansın hiçbir zaman babası kadar usta bir yazar olmayacağını bilmenin ezikliğiyle yaşıyor, yaşamak zorunda. 'Bir kadının memesine vatanı satarım' gibi marjinal olma iddiasındaki cümleleri, maalesef babasının 'Köylere tenis kortları açılsın' cümlelerinin gölgesinde kalacak kadar zorlama duruyor.
Kim bilir, belki benim de babam Çetin Altan olsaydı ben de benzer bir eziklik duyardım. Bu eziklikten dolayı da dünyaya nefret saçar, etrafıma öfke ve intikamla bakardım.
Nezaket ve terbiye konusunda da söyleyeceğim bir çift söz var: Hepimizin bildiği, tanıdığı, muhabirliğe yeni adım atan pek çok gazetecinin karşılaşınca ufak bir sarsıntı geçirdiği Çetin Altan terbiyede konusunda da, nezakette de sınıfta kalır. Dünyanın en küstah, terbiyesiz, şımarık, arsız ve saygısız adamlarından biridir bildiğimiz Çetin Altan. Belki onu Çetin Altan yapan da biraz bu snobizmdir, ona yakıştığı bile söylenebilir. Neyse ki yazarları karakterleriyle değil, yazarlıkla değerlendirmek gerektiğini bilmem onun kaleminden zevk almamı engellemedi.
Ama yazık ki babalarına öykünen çocuklarda bütün bu özellikler 'kopyalanmış' olduğu için eğreti duruyor, sırıtıyor ve göze batıyor. Mehmet Altan'ın televizyon kanallarındaki terbiyesiz tutumu da budur; temel aile terbiyesinden nasibini almamışlık besbelli. Ve bu eğretilik Mehmet Altan'ın ciddiye alınmasının önündeki en büyük engel. Ne acı!
Serdar Turgut umarım mutlu olmuştur. Altan ailesine yönelik en insani yaklaşımımı sergiledim. Maalesef bunlar dededen damada birbirlerinden bağımsız değerlendirilemeyecek kadar patolojik bir bütündür.
Altan ailesinin artık kendi iç meselelerini çözmesinin vakti gelmiştir. Bir ailenin nefreti Türkiye'ye, Türkiye'nin entelektüel hayatına zarar veriyor, terör yaratıyor.
Bu teröre karşı daha ne kadar insani olunabilir Serdar Turgut?

Hocaefendi'nin  gazetecisi bu yazının hesabını versin
ArtIk alıştık, her Ergenekon gözaltı süreci öncesi kimi gazete köşelerinde hedefler sıralanıyor ve soruşturma o isimlere göre bir yol izliyor. Fehmi Koru, İlhan Selçuk'u yazdığı gün gözaltına alındı. Erhan Göksel'le Mustafa Özbek ise Sabah'taki yemek yazarı onlardan bahsettiğinde...
Bütün hafta Türkiye, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Türkan Saylan'a yönelik zulümü konuştu, tartıştı.
Peki daha Ocak ayında Fethullah Gülen Cemaati'nin maaşlı adamı Ekrem Dumanlı bu örgütü hedef göstermemiş miydi? ÇYDD'nin PKK'yla ilintili olduğunu yazmamış mıydı?
Bakın, bu sistematik bir yıpratılma kampanyasıdır. Önce Cemaat'in askerleri uğraşır, sonra Ergenekon devreye girer.
Ekrem Dumanlı'nın da, bu son dalganın mimarlarının da hedefinde ÇYDD'nin olması tesadüf değildir, bilakis örgütlü ve planlıdır.
Çünkü ÇYDD Türkiye'de milli eğitimin laik ve modern olmasından yana. Cemaat'in ise dünya çapında açtığı okullarla kendi eğitim modeli var. Bu alternatif Cemaat modelinin destekçileri, kendi sistemlerini korumak için karşıt görüşteki herkesi hedef gösterirler.
Kim bilir, bunların yazılarının satır aralarında daha kimler hangi amaçlar uğruna hedef tahtasına oturtuldu?

Fehmi Koru bu konuyu yazacak mı?
Tam da onun kalemine göre bir konu; 'Taha Kıvanç' mahlasıyla ne güzel okurduk Remzi Gür'ün satın aldığı yalıyı, yani Halis Toprak'ın evinin detaylarını...
Ama Fehmi Koru bu konuyu yazamaz... Yalı mevzuuna giremez.
Çünkü yüzü kızarır.
Çünkü onun da yalısı var. Ve kaçak!
Beykoz Belediyesi'nin bir önceki başkanını öven, ne tesadüf ki Beykoz'da kaçak yalı yaptıran Fehmi Koru...
Belgesi yüzüne vurulmasına, defalarca sorulmasına rağmen, her polemiğe balıklama atlayan ama yalıyla ilgili tek satır kaleme almayan da Fehmi Koru...
Nasıl yazsın şimdi gündemdeki yalıyı!