AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-06-18
Geçen haftasonunu Rize'de geçirdim. Yedi sene sonra yeniden Ayder Yaylası'ndaydım. Buraya ilk gittiğimde herkes gibi doğanın güzelliği karşısında büyülenmiş, habire fırsat yaratıp bir daha gitmek istemiştim. Ancak yedi sonra denk geldi, heyecanla gittim.
Trabzon, iyi bildiğim bir şehirdir. Rize-Trabzon arasındaki sahil yolundan da defalarca geçmişliğim vardır. Mesut Yılmaz'ın Türkiye'ye büyük kazığı Karadeniz otoyolunun tamamlandığını görmemiştim ama, uçaktan iner inmez ilk hayal kırıklığım bu oldu. Önü deniz, arkası orman o muhteşem yol bu kadar çirkinleştirilebilirdi. Karadeniz'e bu kötülüğü yapanın Rizeli Mesut Yılmaz olması da bir Laz fıkrası olabilir adeta.
Rize zaten son yıllarda gericiliğiyle toplumsal hafızamıza kazınan bir şehir: Çok da garip bir karışım gerçi. İsmail Türüt ve Şevki Yılmaz gibi grotesk figürler de buradan çıkma, Tarkan ve Cihan Doğan gibi parıltılı şarkıcılar da.
Ama tabii Rize çoktandır hepimiz için sadece Recep Tayyip Erdoğan'ın memleketi. Rize'ye sık sık giden ve memleketini çok seven Erdoğan'ın Rize'de işlenen şehircilik cinayetini görmememesi, bu konuda herhangi bir adım atmaması çok şaşırtıcı, üzücü.
Hele hele Ayder Yaylası. Laz mimarisi cinayetleri burayı kısa sürede yok edecek bir beton yığınına dönüştürecek. Hayatımda gördüğüm en çirkin yapılaşmalardan biri Rize'yse, Ayder Yaylası'na yapılan da ancak buna eşdeğer bir doğa katliamı olabilir.
Tıpkı Alaçatı'da taş evlerin restore edilip, buraların kıymete binmesi için galiba Ayder'e de İstanbullu işgali gerekiyor.
Ama bu gidişle çok zor. Zira 'tersine Darwinizm'e örnek olabilecek bir gerileme var Rize'de. Burası zaten gerici, bağnaz bir şehriydi Türkiye'nin ama en son yedi sene önce buralara gelmiş birini bile şaşırtacak kadar karanlık bir yer olmaya doğru gittiğini gördüm.
Çoktandır 'Bütün Anadolu kırmızı sokaklarla dolu' diye bağırıp duran gezgin-yazar Mehmet Yaşin haklı. İçki içecek yer bulmak imkansız.
Ama içkinin ötesinde bütün yerel özellikler de 'apartmanlaşma' sürecine kurban gitmiş görünüyor. Rizeliler'in dağ tepeleri de dahil olmak üzere bir zamanlar bahçeli evlerin bulunduğu yerlere apartman dikmelerinin altında kuşkusuz sınıf atlama arzuları yatıyor. Rol modellerinden öyle görmüş olmalılar: Apartmanın zenginlik ve kentlilik olduğuna yanlış bir şekilde inandırılmışlar.
Bir de kadınlara özellikle bakmak lazım. Anadolu'nun pek çok yerinde kadınlar zaten yıllardır başlarını bağlardı ancak farklı bağlama biçimleri bu topraklardaki mozaiği yansıtırdı. Anadolu'nun zenginliğiydi bu. İnsanlar ayrışırdı bu sayede.
Şimdi 'Şulebaş' diye tabir ettiğimiz model köyleri bile esir almış durumda. Tıpkı apartmanın medeniyet olduğunu düşündükleri gibi, sırf Hayrünnisa Gül ve Emine Erdoğan başını bu şekilde bağlıyor diye geleneklerini, köklerini terk etmeye başlamış Anadolu kadını.
Herhalde 'idol' Erdoğan'a olan koşulsuz bağlılık bu tektipleştirmeye yol açıyor. İlerici ve medeni olanın bu 'Şulebaş' denen sıkmabaş olduğuna inanılıyor.
Soner Yalçın'ın Hürriyet'te yayımlanan bir yazısı 'Şulebaş'ın kodlarını çözmemize yardımcı olacak (3 Şubat 2008).
Ağabeyinin telkiniyle Nurcular'ın arasına katılan, aslında son derece ilerici ve başı açık biri olan Şule Yüksel Şenler giderek bağnazlaşmış, en sonunda da kara çarşafa girecek kadar dünyadan kopmuştu. Dahası, Şenler'in başını bağlaması da tamamen 'mahalle baskısının' ürünüydü. Ağabeyinin ricasıyla katıldığı tarikat toplantılarında ojeli parmakları ve modern giysileri başkaları tarafından eleştirilince başını -kendini zorlayarak- örtmeye başlamış Şenler...
Zamanında Ermeni bir terzinin yanında çalıştığı için de eli kumaşlarla tasarım yapmaya yatkındı. Bugün Erdoğan ve Gül 'lady'ler tarafından benimsenen 'Şulebaş' şekli de ayna önünde geçirilen uzun seansların sonunda ortaya çıkmış.
Güya şık, güya estetik, güya farklı olsun diye...
Oysa 'Şuleba' tektipleşmenin, Anadolu kültürünün ölümünün, gericiliğin simgesidir.
Rize'den bir süre Türkiye'nin CHP'li belediyeler dışındaki illerine gitmeme kararı ve bu ülkenin geleceğine dair fazlasıyla karamsar hislerle döndüm.
Neden Rize'deydim?
Vesile, Doğadan markasının 'siyah çay' üretimine geçmesi... Biraz 'sıkıştırılmış' ama sonuçta bir arada olduğumuz için epey eğlendiğimiz bir geziye katıldım.
Yakında dileyenin katılacağı çay turları başlayacak, biz bir anlamda önceden bu parkusu 'test drive' yaptık.
Bu arada bol bol çay da içtik; içim dışım çay oldu. Doğrusu çay demleme alışkanlığım yok ama sabahları Türk çayı içmekten de hoşlanırım. En büyük keşfim demlenmiş çay tadı veren poşetleri keşfetmek oldu.
HD dizi kanalı geliyor
Geçen akşam yemekte Digiturk Genel Müdürü Ertan Özerdem'den duydum ve ilk müjdeleyen ben olmak istiyorum: Digiturk'e yeni bir HD kanal geliyor. Dizimax HD. Amerikan televizyonunda pek çok dizi artık HD çekiliyor ve yayınlanıyor. Yaklaşık iki senedir üzerine sinema filmi kadar emek harcanan belli başlı Amerikan dizilerini HD seyretmek mümkün. Dahası, HD çıktığından beri dizi yapımcılara görselliğe daha çok önem veriyor. Diziyi sadece stüdyoda çekilen bir drama olmaktan çıkardılar ve daha çok dış çekime yer veriler.
Digiturk de önümüzdeki aylarda tam da yeni dizi sezonuna denk gelecek şekilde HD dizi yayınlayacak kanalın yayınını başlatıyor.
New York restoran listem
Bazı okurlar New York'taki restoran listemi merak ediyor. Daha belirlemediğim için paylaşamıyorum ama kendi kriterimi kısaca açıklamak isterim: Yüzde 70 bilindik ve daha önce denenmiş yerleri ziyaret etmek, yüzde 30 da güvenilir restoran eleştirmenlerinin ve 'hype'a uygun yerleri denemek gibi bir sistem geliştirdim yıllar içinde ve illa ki tutuyor.
Alışıldık ve bilindik yerler listesi ise neredeyse hiç değişmiyor, bir gelenek halini aldı. Bunlar orada geçirilen zamanlar, nostalji, anılardan dolayı tekrar tekrar ziyaret edilen yerler.
Listemin tepesinde Pastis var. New York'a gidince Pastis'e gitmemişsem bir şeyleri eksik yapmışım gibi hissediyorum. Hele hele dışarıda oturmak mümkünse.
Pastis'in yakınlarındaki Buddakan da illa uğranması gereken yerlerden biri.
Mercer Kitchen'a eskisi gibi hayranlık duymuyorum ama Mercer Bar'da akşam saatlerinde sarhoş olmanın keyfi hiçbir yerde yok.
Bir öğlen mutlaka Balthazar'a gidilecek tabii ki - ve yan masada illa bir Türk'le karşılaşılacak. Bu isimlerden birinin İclal Aydın olabilme ihtimali -okuduğum kadarıyla- çok fazla son zamanlarda.
Prince Street'teki küçük dükkan Olive'den illa ki günün salatası ve 'Hero' sandviçi denenmeli, bir şişe Ginger Ale'le kaldırımdaki banka yerleşip tüketilmeli.
Le Parker Meridien otelinin içindeki Burger Joint'e illa ki birkaç sefer şart.
Sabah saatlerinde ise Time-Warner binasının içindeki Bouchon Bakery'de karşılaşmamız olası. Columbus Circle'a bakarak kayısı marmelatlı tost yerken e-mail'lerimi kontrol etmek bir gelenek halini aldı...
Bu liste daha uzar gider eminim, ama ilk elde aklıma gelenler bunlar. Yakında bu şahsi vazgeçilmezlerimin bir Londra, bir de Berlin versiyonunu da yazacağım.