Ali Ağaoğlu'yla maceramız devam ediyor... Geçen hafta ofisinde yediğimiz yemeği yazmıştım. Bu hafta ise evinde verdiği davete gittim. Perşembe akşamı Vaniköy'deki yalısına giderken Tuğba'yla nasıl bir gece olabileceğinin tahminlerini yürütüyorduk. Evin kapısına o ünlü 'AGA' plakalı arabaları dizilmişti.
Bahçe mumlarla süslenmişti.
Eve girdiğimizde Ali Ağaoğlu ve Kainat Güzeli 22 yaşındaki sevgilisi Sophia karşıladı bizi.
Verandaya doğru diğer konuklarla tanıştırmak üzere yol gösterdiler.
O sırada Rose Kar'ı gördüm. İzzet Çapa'yla çok uzun yıllar beraber çalışmışlardı, kendisini oradan tanıyorum. Şimdi Ağaoğlu'yla çalışıyor. Sanırım o olmasa davet çok daha 'yerel' organize edilmiş olurdu.
Bu arada Ali Ağaoğlu'nun evi iddiasız dekore edilmiş, şaşaadan uzak görünüyordu.
Neyse...
Verandaya çıktığımızda kalabalık, çoğunluğu erkek olan bir grubun oturmakta olduğunu gördük.
El sıkışmak suretiyle tanışma ritüelini gerçekleştirirken sıktığım ellerden biri tanıdık geldi, fazlaca tanıdık.
İnanmayacaksınız ama ancak oturduktan sonra o tanıdık elin Tarkan'a ait olduğunu anlayabildim. Yaşından çok daha genç görünüyordu, gayet spor bir kıyafetle ve çocuksu bir tavırla oturuyordu. Sanırım o da davetli olduğu gecenin bu kadar 'kapsamlı' olmasını beklemiyordu, hafif şaşırdı.
Artık bulunduğumuz ortamdan mıdır yoksa onun genel hali midir bilmiyorum ama gayet güler yüzlü ve sıcakkanlıydı.
Öyle şımarıklık, kapris, 'Ne gazeteci mi çağırdınız? Hem de bana haber vermeden' dertlerinde biri değildi.
Derken evin iskelesine bir tekne yanaştı. İçinden Güneri Cıvaoğlu, Fikret Ercan-eşi, Adil-Beyhan Benardate ve üç kadın indi.
Davetliler tamamlanmıştı.
Yemeğe geçildi.
Açık büfenin mönüsü deniz mahsullerinden oluşmaktaydı.
Etrafta garsonlar dolaşmaktaydı. Sanırım kişi başına bir garson düşüyordu.
Yemekler biter bitmez alt kata geçildi.
Bir orkestra hazır beklemekteydi.
'Türk Sanat Müziği Gecesi'ymiş meğer davetli olduğumuz.
Şarkılar söylenmeye başlandığında kadınlar da 'oynama'ya başladı...
Bir süre sonra, tahmin edeceğiniz üzere Tarkan mikrofona geçti.
1-2 şarkı söyler derken gece bir mini Tarkan konserine dönüştü.
Davetliler fotoğraf çekmeye, istek şarkılarının adını bağırmaya, Tarkan'a hayranlıklarını dile getirmeye başlamışlardı.
Bense yaşananları uzaktan izlerken ünlü olmanın keyifsiz bir şey olduğunu düşünüyordum. Bunalır insan. Ben yapısındaysa sinirlenir bile...
Tarkan mikrofonu bıraktıktan sonra dans devam etti. Güneri Cıvaoğlu 'en eğlenen', Fikret Ercan ve eşi şarkılara 'en çok eşlik eden'di.
Söylemeden geçemeyeceğim, Tarkan, mali müşaviri Kemal Bey ve menajeri Uygar'la çok ilginç bir ekip oluşturmuş. Uzun yıllardır beraber olmanın getirdiği bir iletişim var aralarında. Sık sık birbirleriyle göz teması kuruyorlar.
Keşke fırsatınız olsa da Kemal Bey'le tanışsanız. Uzun yıllardır tanıdığım en ilginç ve açık sözlü kişi kendisi. Sanırım içinde biraz şarkı söyleme hevesi de var.
Gece bittiğinde bizler eve, Güneri Cıvaoğlu ve 'tekne ekibi' Reina'ya devam gitti.
Eve dönüş yolunda aklımda sadece Oray'a nispet yapmak vardı. Geçen hafta yazdığı bir yazıda bundan sonra 'parayla satın alınamayacak organizasyonlar' düzenlemek, o tarz davetlere katılmak istediğinden bahsetmişti. Sanırım davetli olduğunuz evde Tarkan'ın sahneye çıkması parayla satın alınamayacak bir organizasyondu.
Bu ne tuhaf çelişki
Geçenlerde Sortie'de Candan Erçetin çıktı sahneye. Sanırım kendisini daha önce hiç izlememiştim. Tek söyleyebileceğim, kıyafet konusunda yanlış seçimler yaptığı. Özellikle de ikinci elbisesi.
Neyse aslında bahsetmek istediğim konu farklı. O gece Sortie'ye girerken önümde türbanlı bir kadın vardı.'Türbanlıysan neden burdasın, evinde otur' demeyeceğim. 'Türbanlıysan o üzerindeki ışıl ışıl, simli kostüm de neyin nesi?' diyeceğim.
Dikkat çekmemek için türban takıyorsunuz ama hayatımda gördüğüm en parlak kıyafeti giyip Sortie'ye geliyorsunuz. Zaten türbanınızla 'Ben sizden daha dindarım. 'Siz' dikkat çekmek istersiniz, 'biz' istemeyiz' mesajı vermiyor musunuz? Peki ama bu ne biçim çelişki kardeşim. İnanın ben üzerinizdeki o simli elbiseyle sokağa çıkamam, o kadar dikkat çekmek istemem.
Olmadı Fatih Altaylı
Hazır laf Ali Ağaoğlu'ndayken... Geçen haftaki yazıdan sonra Fatih Altaylı'nın sert eleştirilerine maruz kaldım.
Şimdi benim de ona söylemek istediklerim var: Bu adam merak ediliyor mu? Adamın yaşam tarzı, evi, Kitsch (kiç) dünyası okunmak isteniyor mu? Adamı beğensek de beğenmesek de cevabın 'Evet' olduğunu kabul etmek zorundayız. Hal böyleyken ben; gazeteci olarak yapmam gerekeni yapmış mıyım ona bakarım. Sizin iddialarınızı sormuş muyum? Gazetecilere ucuza ev satıyormuşsunuz, bu doğru mudur? demiş ve cevabını da yazmış mıyım? Evet. Mesleğimiz 'temas ve mesafe sanatı'nı icra etmeyi gerektiriyorsa ve ben de buna uygun davranmışsam siz neresini, hangi kısmını eleştiriyorsunuz anlayamadım.
Ne yani, şimdi bu adam konuşuluyor, merak ediliyor ama ben 'Aman yazma altında başka nedenler
ararlar' mı demeliydim?
Dostları Ufuk Güldemir'i yalnız bıraktı
Çarşamba günü Ufuk Güldemir'in anma töreni vardı. İki yıl geçmiş, ne çabuk geçmiş.
Aslında sadece bu iki yıl değil çabuk geçen. Ufuk'un sırtımdan sopayı eksik etmeden 'Tuğçe'yi yetiştireceğim' projesini hayata geçirişi de daha dün gibi.
Ataköy Regata'da yaşanan günler... Haftanın üç günü Ufuk'tan nefret edip, geri kalan dört gün sevdiğim günler... Kalabalık bir aile yemeğinde bardağına bıçağıyla vurduktan sonra hiç beklemediğim bir konuşma yapmıştı. O günden sonra Ufuk'un bana inandığı için eziyet ettiğini anlamıştım. 'Gazeteci dediğin gergedan derisinden olmalı. Şimdi senin derin; kar, yağmur, fırtına işlemez hale geldi' demişti.
Hayatımın bir bölümünü Ufuk'u şikayet etmekle geçirdiğim aile fertlerim o gece çok gülmüş ve yıllardır biriktirdikleri 'şikayetlerimi' ona bir bir anlatmışlardı.
Bugünlerde, bizim meslekte onun gibisini bulmak zor... Maalesef şimdi değerini çok daha iyi anlıyorum. İşte aklımda bu düşüncelerle gittim o gün Zincirlikuyu'ya. Mezarı başında yapılan tören hayli kalabalıktı. Bana sorarsanız Ufuk'un 'esas' dostları oradaydı.
Orada olanlar zaten tüm yaşamını beraber geçirdikleriydi. Ama olmayanlardan bazıları da Ufuk için gerçekten kıymetliydi. Sedat Ergin, Hasan Cemal, Serdar Turgut ve Korcan Karar mesela. Gelenleri saymayacağım. Ama gelmeyenlere şaşırmadığımı da gizleyemeyeceğim.
Ha bir de her fırsatta Ufuk'un ölümünden prim yapanlar, onlar zaten yoktu. Onlar hiçbir zaman olmamıştı ki... Şu iki yılda, Ufuk'u tanımadan 'Ben onun öğrencisiydim' röportajı veren çoktu da, en iyi örnek Cengiz Semercioğlu'ydu.