AKŞAM GAZETESİ | Atılgan Bayar | 2009-06-20
Konunun uzmanı Hıncal Uluç izin verirse Ayşe Arman'ın Hello dergisine verdiği ve Hürriyet tarafından cüretkar bulunup, 'Ayşe Arman'ın cesareti' başlığıyla sunulan pozları değerlendirmek istiyorum.
Evvela... Bu pozların nesi cesur anlayamadım?...
Benim bildiğim, ne kadar manken, model, şarkıcı varsa, bu pozlardan daha cüretkar pozlar verdiler.
Soyunup dökünüp poz vermek, gazeteciliğe dahil olmadığına göre, o vakit soyunan her fotomodelin Ayşe Arman'dan daha cesur olduğunu söyleyebiliriz.
Yok, Ayşe Arman'ın soyunması gazeteciliğe dahil ise, o vakit, memleket sathındaki bütün fotomodel kızlarımızın Ayşe Arman'dan daha cesur gazeteci olduğu kesinleşir.
Ayriyeten...
Soyunan bir gazetecinin, fotoğraflarında photoshop yapılmasına izin vermesini de cesaretle pek bağdaştıramadım.
Gerçeği örtmek, gazeteciye yakışmaz. Ben Ayşe Arman'dan 'işte budur gerçek; bu sivilcem, bu çatlağım, bu da selülitim' diye ortaya çıkmasını beklerdim.
Nedense, Ertuğrul Özkök soyunup, Hello dergisine poz verirse, Ayşe Arman'dan daha cesur olacağını düşünüyorum.
Hürriyet'e tiraj olarak döner mi bilmiyorum, ama daha çok konuşulacağı katidir.
Özcan Deniz de yapmıştı... Neden olmasın?
Acenta
Bİze her gün Amerikan gazeteciliğinin üstünlüğünü anlatıyorlar ve fakat bir tek makaleleri Amerikan basınında iki sütun beş santim yer bulamıyor.
Bize sabahtan akşama kadar İnternet'in her şey olduğunu anlatıyorlar ama kendi yaptıkları internet siteleri dökülüyor...
Demokrasinin olmazsa olmaz bir zaruret olduğunun yeminini veriyorlar günde otuzaltı kere...
Ama, bir baldırıçıplak, bir kara poturlu, bir çoban gördükleri zaman onun reyinin niteliğini bile tartışmaya açıyorlar.
Tartışma programlarında İngilizce bilmeyeni adamdan saymadıklarını söylüyorlar... Spiker uyanıp programa İngilizce devam etse ya Sultanahmet hanutçusu İngilizcesi konuşacaklarını ya da dut yemiş bülbüle döneceklerini bile bile...
Afra tafra yaparken düello geleneğini kutsuyor, ama arkanızı döndüğünüzde 'pusu kültürü'nün en yetkin örneklerini sergiliyorlar.
Avrupa Birliği normları kutsaldır ve bu normlara imanımız tamdır, diyorlar. Lakin Avrupa Birliği üyesi olmak için Avrupa Birliği normlarını çiğnemek de onlara helal...
Anglo-Saxon dünyasına hayranlar... Suçlu bile olsan Anglo-Saxon usulü olacaksın, sapık bile olsan Anglo-Saxon sapkınlığından şaşmayacaksın, diye ballandıra ballandıra anlatıyorlar...
Ama Anglo-Saxon dünyasının içinde yerleri yok... Kültür, siyaset, ekonomi, bilim, edebiyat planlanırken yoklar, üretilirken bile yoklar, paketlenirken bile yoklar...
Ne zaman, mal satış aşamasına geliyor...
İşte o zaman, bu acentaların vazifesi başlıyor...
'Şu elimde görmüş olduğunuz herze, tamamen ecnebi mühendislerin tasarımı olup, tamamen ecnebi işçilerin emekleriyle hazırlanmış, üretim safhasında magriben çalıştırılmış olsa bile, bu magribenler arasında katiyen Türk olmayıp çağın en üstün mamülleri arasında yerini almış müseccel bir markadır. Nihayetinde bu diyarda satış mümessilliği için şahsım vazifelendirilmiştir.
Şu elimde görmüş olduğunuz herzeyi yiyen kişi o vakit asri dünyanın mümtaz bir azası kabul edilecek; yok herzeyi değil de anasının yaptığı hediği, keteyi yiyenin arkasından iki uzun bir kısa caz borusu çalınacaktır.
Muhterem müşterilerim... Herzeyi yediniz yediniz, yok yemediniz, o vakitten itibaren sizi 'kara kafa' çağıracaklar ve atide bu kara kafa sözü, ecnebi mühendislerden işittiğime göre 'kıro' diye bir kelimeye dönüşecek...
Ben kendim, herzeyi yediğim andan itibaren, bana artık 'Kara Kafa' demeyip, Mon Bey diye çağırdıklarına, bizzat şahit oldum... Yine tamamen ecnebi mühendislerden işittiğime göre, bana da atide memleket sathında 'elit,' ecnebi diyarlarda 'elitist' denecekmiş.'
Eskiden nasılsa bugün de, belki kelimeler değişmiş ama işlem tıpatıp aynıdır.
Ve 'olay' bundan ibarettir.
Başka bir şey mi sandınız?