AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-06-23
İstanbul 2010'da Avrupa Kültür Başkenti oluyor. Nedense bu konu etrafında fazla heyecan algılamıyorum. Neredeyse Abu Dabi'de Kültür Başkenti olmak heyecanı, İstanbul'da olandan çok daha fazla gibi... Birleşik Arap Krallığı'nın Avrupa Kültür Başkenti olması iddiası tabii ki olamaz ama onlar başka bir şeyi amaçlıyor. Onlar bölgelerinin kültürel aktiviteler açısından en zengin, en içerikli şehrini yaratmayı planlıyor.
Gayet tabii ki çok paraları var ve büyük kaynaklarını da bu Kültür Başkenti'ni yaratmaya yönlendirmiş durumdalar. Abu Dabi'den sadece transit geçseniz bile şehirde inanılmaz bir yatırım faaliyeti olduğunu görebilirsiniz. Hatta bir ara dünyada var olduğu bilinen inşaat vinçlerinin toplamının yüzde 30'u şehirde faaliyetteymiş, düşünebiliyor musunuz?
Müzeler (Frank Gehry'nin Guggenheim Müzesi de dahil bunlara), konser alanları, çoğu Batı'da eğitim almış kültürlü yöneticilerin denetimi altında ortaya çıkarılıyor.
Bu trendi İstanbul'un çok yakından izlemesi ve tüm bölgenin Kültür Başkenti olma pozisyonunu Araplar'a kaptırmaması gerekiyor. Çünkü bu hem bir prestij meselesi hem de büyük paralar kazanılacak bir pozisyon.
Paramız Birleşik Arap Krallığı kadar fazla olmayabilir ama bizim de İstanbul'umuz var. İstanbul ile Abu Dabi isimlerini yan yana görmek bile, onlar ne kadar canlı dinamik ve derinliği olan bir yaşam inşa etmeye çalışsalar da İstanbul ile karşılaştırıldığında başka hiçbir şehirde olamayacak bir gizemimiz, güzelliğimiz ve doğal oluşmuş tarihe dayalı bir derinliğimiz var bizim şehrimizin.
Bizde de kültürlü, bilgili insan kaynağı hayli çok. Bu Kültür Başkenti olma yarışında biraz konsantre olsak, başka hiçbir şehrin bize karşı şansı olmayabilir. 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmamız yaklaşırken bugün kültür şehri olabilmenin birtakım detayda kalabilecek önemli noktalarını tartışacağız ama biliyorsunuz ki hem şeytan hem de melek ayrıntılardadır.
Müze inşa etmekle olmaz bu iş
Abu Dabi bir inşaat çılgınlığı içinde olabilir. Bunun bir zararı da yok kimseye tabii ki.. Ama maalesef müze inşa ederek kültür canlılığı yaratılamaz.
Bu konuda ben Alain de Botton ile hemfikirim. Şehirlerde insanların yeni toplanma alanı olarak yani yeni agoralar olarak, müzeleri, alışveriş merkezlerini görmek şehre hiçbir ruh katamaz, aksine ruhunu öldürebilir.
Abu Dabi'de bu yanlış yapılıyor. Şehirde müzeler, alışveriş merkezleri ve kapalı eğlence merkezleri oluşturunca şehre canlılık geleceğini düşünüyorlar. Biraz kıpırdanma olabilir tabii ki ama kendi doğal tarihi sürecinde gelişmiş bir sokak kültürü olmadığında o şehirden pek bir şey de olmaz.
İstanbul'un bazı yanlış şehirleşme adımları nedeniyle hayli darbe yemiş de olsa zengin bir tarihi bulunan gayet dinamik sokak kültürü var ve bir üst kültür bu temel alınarak rahatlıkla oluşturabilir. Planlı bir şekilde inşa edilen şehir ile İstanbul'un her yanı tarih kokan sokaklarını karşılaştırmak gereksiz gibi gözüküyor.
Topkapı Sarayı'nda konser
Bu yaz İstanbul Müzik Festivali'ne Batı'da ilgi çok fazlaydı. Wall Street Journal gazetesi hafta sonu edisyonunda İstanbul'da bu yaz yapılabileceklere neredeyse tam bir sayfasını ayırdı. Festivalin zengin içeriğini ve detayları bizim gazetelerden değil de yabancı bir gazeteden almış olmamı benim Batı kaynaklarından başka bir şey göremeyen önyargılı gözüme bağlayabilirsiniz tabii ki ama başka bir boyut daha var.
Yazının girişinde bahsettiğim gibi ben Kültür Başkenti olmamız üzerine şehirde yaratılmış biar heyecan havası hissedemiyorum. Gerçi çarşamba toplantıları gibi şehir üzerine, mimari üzerine çok da güzel konferans/toplantılar yapılıyor ama Kültür Başkenti olmamız heyecanını popüler kültüre de mutlaka yaymamız gerekiyor.
Galiba şunu hatırlattıktan sonra Abu Dabi ile rekabet konusunda fazla bir şey de söylemek gerekmeyecek:
Bu yaz Topkapı Sarayı'nın avlusunda bir klasik müzik konseri verilecek. Saray güzel ışıklandırıldığı takdirde o gecenin büyüsünden sonra Abu Dabi'de yeni inşa edilen bir modern konser salonunun içi ne kadar konforlu olursa olsun aynı büyüyü yakalayabilmesine imkan var mı?
İstanbul'a da bir Gehry Müzesi lazım
Aslında yazıyı uzatmayacaktım çünkü kendi haline bırakılsa bile İstanbul, Kültür Başkenti olma unvanını uzun süre doğal olarak taşıyacak gibi görünüyor ama maça üstünlük duygularıyla, rakip takımı küçük görerek çıkan futbol takımı gibi sürpriz bir mağlubiyet ile karşı karşıya kalmamak için kültür temeli aslında gayet iyi ve sağlam olan şehrimize doğal yapıyı bozmayan eklemeler de mutlaka yapmalıyız.
Örneğin; 2010 faaliyetleri esnasında tarihi yarımadanın İstanbul'un her tarafından görülebilecek gibi güzel ışıklandırılacağını biliyorum. Bu çok güzel bir adım. Bunun gibi ayrıntılarla, zaten güzel olan şehrin güzelliğinin daha da ortaya çıkmasını sağlayabiliriz. Frank Gehry'nin o tipik mimarisi ile bir müze oluşturması o şehrin dinamizminin ve zenginliğinin bir sembolü olarak kabul ediliyor artık. Gehry'nin yaptığı bir Guggenheim Müzesi'ni gören her insan o şehir hakkında otomatik olarak güzel duygulara sahip oluyor. New York'ta, Barselona'da bu yapıldı.
Kıyı doldurularak oluşturulan yapma adada Gehry'nin Guggenheim'ını görenler Abu Dabi hakkında da güzel duygulara sahip olacaklar ama o şehrin o otomatik oluşan duyguların içini doldurabileceğinden şüpheliyim ben.
İstanbul'a da bir Gehry'nin Guggenheim Müzesi acilen gerekiyor. Üstelik şehrin her tarafından görülecek bir yerde, tercihen Topkapı Sarayı'na yakın bir mesafede inşa edilmesi lazım. Bu işi ancak özel sermaye ile kamu ortak ve planlı çalışarak yapabilir. 2010 için İstanbul'a gelecek yabancı misafirlere şehrimizde bir Frank Gehry Guggenheim Müzesi inşaatının başlamış olduğu göstermemiz gerekiyor.