AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-06-23

kategori2

İran'ı hatırlamak

New York şehrinde yitirilmiş zamanın peşinde koşturmak benim için çok duygusal bir deneyim oluyor.
Bir zamanlar tamamen farklı olan şehirde genç olarak yaptıklarımı hatırlamak için şimdi gençler tarafından ihtiyar muamelesi yapılan bir insan olarak geçmişin peşinden koşturuyorum.
Birkaç gün önce Birleşmiş Milletler binasının karşısında gösterilere ayrılan alana gittim. Askeri darbeler dönemlerinde Türkiye aleyhine ne gösteriler yapmış, burada nasıl da bağırmıştık 'Faşist iktidar', 'Kahrolsun faşizm', 'Kahrolsun cunta' diye.
O gün ise İranlı gençler vardı alanda. 'Kahrolsun diktatörler' diye bağırıyorlardı. 'Marg bar doktator', 'Marg bar doktator.'
Geçmişten kalan bir hayalet gibi arkadaşım Abed'in yüzü beliriverdi gözlerimin önünde.
Türkiye'de kendisine 'Sol-liberal' diyen insanların çok dikkatle okuması gereken bir hayat hikayesi vardır Abed'in.
1970'li yıllarda kendileri için bir mutlak kötülük sembolü haline gelmiş olan Şah Pehlevi rejiminin düşürülmesi için radikal dincilerle ortak çalışılmasına inanan solculardan bir tanesiydi Abed. Radikal dinciler, demokrasiye inandıklarına inandırmışlardı bizim yoldaşlarımızı.
Şah, o günlerde ziyaret için geldiği şehirde Park Oteli'nde kaldığı zaman radikal İslam'cısı, Marksist İranlı'sı ve Marksist Türk'ü, hepimiz omuz omuza Central Park'ın girişinde toplanmış ve şehirde ender görülen coşkuda bir protesto gösterisi yapmıştık: 'Kahrolsun Şah', 'Faşist Şah', 'Marg bar shah.'
Sonra ABD'den, demokratik bir sistem geleceğine inanarak İran'a gitme kararı aldı.
İlk önce Şah'ın gizli polisi     SAVAK'ın eline düştü, yara aldı ama ölmedi. Sonra 'Devrim' oldu. Bu kez de Devrim Muhafızları'nın eline düştü. Yaraları arttı ama yine ölmedi.
Ben yıllar sonra bir gün metroya binmek üzereyken ileride Abed'in beklediğini gördüm. Ölümcül bir hastalığa yakalanmış sandım, bitmiş, tükemişti. Bu sadece fiziksel acılardan değildi, ruhu ölmüştü Abed'in... Genç bir insan olarak içinde alevlenmiş tüm gelecek umutları, güzel bir ülkeye sahip olma hayali, ülkesi için iyi bir şeyler yapabilme arzusu tamamen öldürülmüştü. Fiziksel olarak öldüremedikleri Abed'i ruhen öldürmüşlerdi. Sarıldık kucaklaştık ve onu ondan sonra bir daha hiç görmedim.
30 yıl geçti aradan. Eğer hala hayatta ve İran'daysa Abed, mutlaka göstericilerin en ön safında mücadele ediyordur. Ve şimdi de haykırıyordur. 'Marg bar doktator', 'Marg bar doktator.'
Yazıklar olsun. Onca yıl o kadar insanı bir hiç uğruna kaybettiler. Hepsinin arzularını öldürdüler, ruhlarını tükettiler.

İRAN'DA OLANLAR TÜRKİYE'DE DE OLURSA
Toparlanabilecekler mi bilemiyorum. Aslında İran çok da derdim değil artık. Benim derdim Türkiye ile. İran'ın yakın tarihinin Türkiye'de tekrarlanması ihtimalinden çok korkuyorum.
Bizde de çok sayıda Abed benzeri insan var. Öyle bir yolda öyle insanlarla yol arkadaşlığı yaparak yürüyorlar ki; geri dönüşü olmayan noktayı aştıklarında pişman olsalar da bir şey fark etmeyecek. Çünkü hem kendileri hem de Türkiye, İran gibi mahvolmuş olacak o aşamada.
Şunu da unutmayalım; İran'da sokaklarda canını riske atarak gösteri yapan erkek ve kadınların aslında bir tek talepleri var; o da 'Bizler gibi hayatta aynı arzulara sahip olmak, o arzular hakkında hayaller kurabilmek ve bazen de eğer şanslıysalar o arzularını gerçekleştirebilmek'. Bunu düşünmeyi bile yasakladılar diktatörler, onlar da bunu talep ediyorlar. Büyük ihtimalle çoğu Türkiye'de yaşayabilmek için çok ağır bedeller ödemeye bile razıdır. Abed'in yaşam hikayesinden ve İran'ın çektiklerinden ders alması gerekenler bunu da düşünsünler...