AKŞAM GAZETESİ | Gürkan Hacır | 2009-06-28

kategori2

Kıvılcımlı, Türk aydınını Brejnev'e şikayet etmiş

Türk sol hareketinin önemli isimlerinden Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın 1971'de SSCB Devlet Başkanı Brejnev'e yazdığı mektup ilk kez gün ışığına çıktı. Kıvılcımlı kanserle boğuştuğu sırada yazdığı mektubunda hem Türk solu ve aydınının zaaflarını ortaya koymuş hem de Nazım Hikmet ve Kemal Tahir'e yönelik eleştirilerini dile getirmiş

Ergenekon davasında belgeler, tutanaklar, mektuplar havada uçuşuyor. Hastane odalarından, cezaevi koğuşlarından yazılan mektuplar artık kitap olacak kalınlığa ulaştı. Özellikle tedavisi devam eden hasta-sanıkların yazdıkları duygu dolu mektuplar. Ama bundan yıllar önce ölüme mahkum bir komünistin yazdığı mektup vardı ki; Türk solunun tam anlamıyla bir özeleştirisi olmuştu. Türkiye Komünist Partisi'nin kurucularından Hikmet Kıvılcımlı yakalandığı amansız kanser hastalığının pençesindeyken Türk solunun bütün zaaflarını, açmazlarını şikayet etmişti.
Kime dersiniz? Tabii ki dönemin en büyük sosyalist ülkesinin (SSCB) devlet başkanı Leonid Brejnev'e Ama bu uzun mektuba sadece şikayet demek haksızlık olur. Hayatını sosyalist mücadeleye vermiş idealist bir adamın belki de son feryadı da diyebiliriz.  Ama mektubun içinde Kemal Tahir'den Nazım Hikmet'e, öyle ifadeler var ki; -özellikle ünlü şair Nazım Hikmet ile ilgili olanları- hayretle okuyacaksınız. Buyurun o halde...
'Bir gün Türkiye'nin devrimcilik tarihi namusluca yazılırsa, en tiksindiğim kimseye bile, yapmadığını hiç bir zaman yakıştırmadığım er geç ortaya çıkacaktır. Kanserin beni idama mahkum ettiği anda, geride kalanları kötülemekliğim budalalık olur. Neden, devrim olursa, aman gizli arşivlerin yakılmamasını ikide bir her kuşağa öğütlüyorum? Bundan. Ancak, burada kimi kişiler üzerine bildiklerimi açıklamak bana bir kaçınılmaz parti görevi olarak kendini dayatmasaydı, gene kızar veya güler geçerdim.

***
Hiç unutmam. Nazım ne zaman aransa, herkesin yattığı genel koğuşun karşısındaki duvarları ve çatısı çökük bir salaş yerden baş veriyordu.
-  Ulan, N'apıyorsun orada Nazım?
- Biz orada yatıyoruz.'
'Biz' dedikleri, kendisi ile Of-Mussolini idi.
- Yıkıntılar altında yatmak daha mı şairane?
- Yok canım. İşte...
- Koğuşta yer bulalım.
- Tahtakurulu.
- Avlıda yat. Herkes öyle yapıyor. Hem serin'
Nazım salaşpur yerden çıkmıyor. Bir gün 'Ne eder bu çocuk o kötü izbede?' gibilerden vardım.  Ahırın kapısından başımı içeriye uzattım. A!.. İşte onu hiç beklemiyordum. Issız ahırın sapa loş köşesinde önce üç baş gördüm. Tabi”: Nazım - Mussolini - Şamilof'tular. Yarım ağız seslendiler:
- Gel, Doktor... Hikmet, gelsene yahu!
Durur muyum? Nedense ödüm patlamışça kekeledim:
- Yok... Birine baktım.....
Kaçtım. Hayatta hiç alışamayacağım bir şey varsa, o da yaşlı başlı erkekler arasında, şu, esnafın: 'Enseye tokat, kıça parmak' dediği sözde 'samimi' Bektaşi ahbaplığı, aşırı senlibenliliktir...

SÖZDE AYDIN KAPIKULU
 Aydın zümre öyledir. Hele bizim aydınlar. Geri ülkenin en gerici kültür yoksulluğu içinde çamurdan başını çıkaramamış, yarım değil, çeyrek, hatta onda bir aydın sayılamayacak Şevket Süreyya tipi altı kaval üstü şeşhane avantürye maskaralar. Bizde kapısı açılmadık bir yasak bölge kültürün 'k' sından yoksul olan bu sözde aydın kapıkulu döküntülerine, senin her şiirde bir kırıntısını sunmaya çalıştığın 'Marksist düşünce' parçacıkları var ya...

NåZIM KENDİNE GETİRİLENLERİ ÖĞÜTÜYOR
Çocuklar haber veriyorlar. Nazım, kendisine getirilenleri, gelenlerle birlikte öğütüyor. Eh, hakkıdır. Ona getirilmiş. Ama,  niçin 'Komuna' kuruldu? Zaten çok şey yiyemem. Prensip dışı gidiş beni rahatsız ediyor. Biraz daha ekonomi yapar, öteki çocuklara da az çok pay verebiliriz. Birkaçının provokatörlüğünden kuşkuluyuz...Nazım, bugün Hacıbekir'den bir kilo çukulata gelse, ertesi gün dibini buluyor. Bir kilo kaşkaval geliyor: Komuna'ya yarısı girmiyor... Oğlan bol alışmış. Fedakar görünüşü altında fena halde boğazına düşkün, hatta pis boğaz. Her gün de mide fesadından ölecek.
- Nazım, galiba çok yiyorsun!
- Ne yiyorum be kardeşim? Sana gelen yemeği beraber paylaşıyoruz. Bak sende hazımsızlık oluyor  mu?
'Ya o ziyaretçilerin getirdikleri?' diyemiyorum. Alınacak. Her ziyaret günü Nazım'ın midesinden çatlayacakmışça krizler geçirişi de tesadüf değil. Bir yorum yapmalıyım:
- Ben yakıyorum, Nazım. Sen yatıyorsun Sabahları idmana alıştıramadım seni. Duşa dersen, yanaşmak bile seni titretiyor. Hiç değilse idman yapsan hazımsızlığın azalır.
- Yok, bende, anadan doğma böyle... Ailece hazım güçlüğü derdimiz var.
- Ailece zengin sofrasınız da ondan.
- Hapishanede de mi zengin? Aynı şeyleri yiyoruz. Sen tığ gibisin. Ben yerimden kalkamıyorum. Natura meselesi.
- Geziyorsun ya.
- Gezmek yetmiyor. Gezmeyi de, biliyorsun, şiir yazmak için göze alıyorum. Her gün de şiir yazılmaz. Velhasıl hastayım. Dilime bak'
Ağır paslı bir dil. 'Ziyarette aldıklarını yeme!' nasıl dersin? Ufak tefek tavsiyelerle geçiştiriyorum.

***
Kemal Tahir'i tanımıyorum. Öyle bir ad, benden, 'Namık Kemal hakkında diyorlar ki' röportajı için, vasıtanın vasıtasıyla yazı istemişti! Göndermiştim. Çünkü o sıra Mustafa Kemal, kendisinden başka 'Kemal'in anılmaması için 'Hürriyet Şairi'nin resimlerini Türk Ocakları'ndan kaldırtıyordu. Gençlik (Üniversiteliler) buna içerlemişlerdi. Namık Kemal için üniversite büyük konferans salonunda bir anma töreni hazırlıyorlardı.
Sonradan, bu işlerde reklam kokusunu almakta ve kullanmakta pek tilki olduğunu tanıyacağım Kemal Tahir Benerci adlı delikanlı ise, sağın (Hüseyin Cahit, Falih Rıfkı, vb. ) ve solun ne dediğini bir röportajla toplayarak yayınlama kurnazlığını düşünmüş, belki de Nazım'ca düşündürülmüş. Solcular: Nazım, Kerim Sadi ile ben olacakmışım.

***
Cebimde basılmaya hazır temiz müsveddeleri İpek Film stüdyosuna yolum düştü. Nazım nerede? Karanlık odada. Kapısını sessizce araladım. Nazım uzun bir masa önünde arkası dönük bir filmi makaradan makaraya aktarıyor. Yavaşça daldım.  Nazım farkında değil. Şeridi durdurdu. Makası aldı. Film kesiyor... Omuzlarından yakaladım:
- Ne yapıyorsun yahu?
Sıçradı. Ödü patlamıştı kahramanın. Ben olduğumu anlayınca toparlandı:
- Kesiyorum, Hikmetçiğim.
- Havyar mı kesiyorsun?
- Öyle ya... İsmet Paşa'nın sözlerini kesiyorum.
- Nedir o film?
- Kayseri Kombinası'nın açılış töreni.
Kayseri Kombinası, Sovyetlerin Türkiye'ye ilk büyük dokuma sanayini, 20 yılda malla ödenmek şartıyla hediye ettikleri fabrika kurumlardan biriydi. Açılış törenini İsmet Paşa yapmıştı.
Bizim uslu çocuk Nazım, sonra İstanbul Tevkifhane locasından Cumhurbaşkanı olmuş İsmet Paşa'ya eliyle yazdığı dilekçede: 'Öteden beri, sizin sanayi kurma girişiminizi desteklediğim için, komünistler, aleyhimde: 'Nazım Hikmet İsmet Paşa'nın uşağıdır' diye beyanname dağıttılar' diyeceği İnönü'nün, Kayseri Kombinası'nı açışında söylediklerini şimdi sansür ediyordu!
- Filmden İsmet'in nutkunu kaldırıyorsun. Yerine Celal Bayar'ın konacak söylevi var mı?
- Yok.
- Sessiz, sözsüz film mi olacak bu?
- Öyle.
- Neden yapıyorsun bu işi?
- Hikmetçiğim, az önce Polis Birinci Şubesi'nden telefon geldi. (Ah, o Birinci Şube telefonu ne işler açmadı! ! H. K. ) Filmde İsmet Paşa'nın ne adı, ne sözü geçmeyecekmiş. Ne yapayım?
Ben de İnönü'nün adı ve sözü nerede geçmişse, orasını makaslayıp atıyorum.
- Aşkolsun. Sen de mi Brütüs?
 Benim son İnönü-Bayar değişikliği üzerine acele yazdığım sayfalar ceketimin cebindeydi. Onları Şaire uzattım:
- Ben gene akıntıya kürek çekeceğim, dedim. Seninkinin aksini yapacağım. Bu satırları,
Uzun İsmail Hakkı bacanağın kabul etmedi. Ben yayınlayacağım. Bak.
Şöyle bir göz gezdirdi Nazım, müsveddelere. 'Antiemperyalizm + Antifeodalizm' girişi altında: 'Vatanda, Cihanda İsmet İnönü üç şey yaptı' deyiminden sonra, Endüstri -Toprak - Sulh bölümlerini görür görmez, yerinden fırladı:
- Sakın ha, Hikmet. Yapma bu işi.
- Ne yapıyorum? Kanılarımı bu fırsatla açıklıyorum. Okursan görürsün. Orada ne İnönü, ne Bayar, birer şamar oğlanından başka yer tutmazlar.
- Onu demedim. Bu sıra İnönü'yü anmak bile, görmüyor musun, siyasi polisin yasağıyla suçlanıyor. Sen bu yazınla meydan okudun mu, üzerine çullanacaklar.
- Onu hiç düşündüm mü şimdiye dek ki, bundan sonra düşüneyim?
- Biliyorum. Yapma Hikmet. Yalvarırım.
Üsküp, Mareşal Tito Bulvarı
Bristol Oteli No. 9

50 yıldır 'Moskova'ya git' diye bağırıyorlar
O mektubun girişi
Yoldaş,
Sovyet Sosyalist adaletine göre: Hiç kimse mahkemenin verdiği bir karar gereği olmadıkça suçlu sayılamaz.
Bir yanda, gerçi formalite bakımından ben bir Sovyet yurttaşı değilim.
Ancak, ben 70 yaşımdayım ve 50 yıllık süreden beri Marksizm - Leninizm sancağı altında dövüşüyorum. 50 yıldan beri, durmak ve silah bırakma nedir bilmeksizin, Türk burjuvazisince 'Azılı komünist. Moskova'ya git!' diye bağırılarak işkenceli kovuşturmalara uğradım.
Ben, gene bir 'Azılı komünist. Moskova'ya git!' diye bağırılarak, 40 yıldan fazla ağır cezalara mahkum edilip, tüm 22 yıl yarı-derebeği Türkiye'nin zindanlarında kaldım.
Gene ben, Mart 1971'den beri, CIA'nın yönettiği faşistomilitarist İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi'nce tezgahlanmış bulunan ölüm cezası altında, hep 'Azılı komünist. Moskova'ya git!' diye bağırılarak, yeniden koğuşturuluyorum ve bütün Türkiye radyoları ve gazeteleri tarafından afişleniyorum.

Sıkı yönetim mahkemesine mektup
Sayın Yargıcım,
Adımın karıştığını öğrendiğim 146. madde suçlaması ile görülmekte olan davadan kaçmış olduğum söyleniyor. Gerçekte hiçbir mahkemeden kaçmış değilim. Herkesin bildiği gibi, tedavisi bulunmayan bir hastalıktan ötürü Türkiye'de iki yıldan beri 13 müdahale ve 4 narkoz altında ameliyat geçirmiştim. Türkiye'de başka hiçbir şeyin yapılamayacağını anlayınca, son bir ümitsiz girişim olarak, Türkiye dışı, daha ileri teknikli tıp dünyasına başvurmak istedim. Ancak, yıllardan beri yapılmış bütün pasaport dileklerim neticesiz kaldığından, başka bir yolla ülkeden ayrılmak zorunda kaldım.
Yaptırdığım çeşitli muayeneler ve tedaviler sonunda, hastalığın meş'um çabuk gelişimini önleyecek hiçbir tedbirin olmadığını anladım.
Ve 70 yıl bu kara toprağın kuru öküzü gibi yaşadığım ülkemde gene öyle hesap vererek yatmaya kararlıyım.Varna kıyılarından kedi miyavlamalarıyla yurt hasreti gösterilerine kalkışacak anlayışta ve mizaçta değilim. Geliyorum.  Saygılarımla. 29.9.1971
(Dr. Hikmet Kıvılcımlı, bu mektubu yazışından 12 gün sonra 11 Ekim 1971'de Belgrad'da hastanede öldü.)

Ömrünün üçte biri hapiste geçti
Doktor Hikmet Kıvılcımlı, 1902 yılında Priştina'da doğdu. Sosyalist fikirlerle İstanbul Tıp Fakültesi'nde okuduğu dönemde tanıştı. TKP'ye girerek 'doktor' adıyla ünlendi. Türk komünist hareketinin 50 yılına birinci elden tanıklık etti. Milli mücadele yıllarında Kuvayı Milliyeci olarak çarpıştı. Ama devrimcilik yılları hapisler, işkenceler ve sürgünlerle geçti. Türk sol liderleri arasında en uzun süre hapis yatan o oldu. (22.5 yıl) Kıvılcım soyadını Lenin'in çıkardığı (Iskra-Kıvılcım) adlı dergiden esinlenerek aldı. Brejnev'in mektubuna cevap verip vermediğini öğrenemeden 11 Ekim 1971'de yaşamını yitirdi.