AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-06-29

kategori2

Bu Cemaat sevgisi nereden geliyor?

Dünkü Milliyet'te 'Okur Temsilcisi'nin yer verdiği üç şikayetten ikisi ilgimi çekti. Bunlardan biri Ilımlı İslam modelinin Türkiye için yanlış olduğunu söyleyen RAND Corporation yöneticisiyle yapılan röportaja yönelik eleştirilerdi. Okur, bu röportajın entelektüel içeriğinin zayıf olduğunu, modelin neden yanlış olduğunun belirtilmediğini yazmış. Temsilci de bu görüşe katılmış.
Buraya kadar bir sorun yok.
Ancak sayfadaki ikinci şikayetle birleşince anlam kazanıyor ombudsman Derya Sazak'ın yorumu.
Gazeteyi şikayet yağmuruna tutan epey bir insan Türkçe Olimpiyatları'na ilgi gösterilmediğinden yakınmış. Bilindiği gibi Türkçe Olimpiyatları, Fethullah Gülen Cemaati'nin halkla ilişkiler faaliyetlerinden biri, misyonerlik faaliyetlerinin bir devamı olarak ön plana çıkıyor.
Gazetenin bu habere ilgi göstermediğini eleştirenleri Milliyet okuru olarak tanımlamak güç. Zira medyada Gülen ya da Cemaat aleyhinde haber çıktığı zaman bir merkezden düğmeye basılmış gibi yığınlar o yayın organını bombardımana tutuyor. Ve genellikle bu insanlar o yayın organının düzenli takipçileri olmuyor İçerik olarak birbirine benzeyen mesajlar yağıyor. Belli ki Milliyet yine belli bir merkezden hedef gösterilmiş.
Zira, nitelikli okura sahip Milliyet gazetesinin Türkçe Olimpiyatları'na neden yer vermediğini anlamak güç değil. Bu bilince kemik Milliyet okuru da sahiptir, eminim bunun nedenleri konusunda o gazetede bir süre yayın yönetmenliği yapmış şimdiki ombudsman da.
Her gazetenin olduğu gibi Milliyet'in de kırmızı çizgilerle belirlenen bir yayın politikası vardır. Ve bu ilkeler laik-cumhuriyetçi kesimin sözcüsü Milliyet'in Cemaat propagandası yapmasını engeller. Yaparsa, gazete kendi dayanağı kemik okur kitlesinin tepkisine neden olur.
Çelişkili gibi görünüyor değil mi? 'Okurdan tepki görür' diyorum ama okur temsilcisi de okurların şikayetine yer veriyor.
İkimizin bahsettiği okur aynı değil; işte bu yüzden de gerçek Milliyet okuru 'Neden Türkçe Olimpiyatları yok' diye sormaz, hele hele Türkan Saylan'a gösterilen ilgiyle kıyaslamaz.
Okur temsilcisi bunun farkında değil midir? Elbette farkındadır.
Peki nasıl oluyor da Cemaat'in eleştiri bombardımanını 'yorumsuz' yayımlıyor köşesinde?
İşin sırrı Derya Sazak'ın karnında gizli. Zamanında genel yayın yönetmenliği görevinden alındığı için karnı şiştir; bunun haksız bir darbe olduğunu düşünür ve pusuda bir gün yeniden göreve gelmek için bekler durur. Ankara yıllarından bu Demirel taktiğini öğrenmiştir. Babıali'nin devrik yöneticiler bekleme durağında tekrar o koltuğa oturmak için en hevesli odur.
Öyle anlaşılıyor ki bu heves onda son zamanlarda gözlemlediğimiz bir 'değişim, dönüşüm'e neden oldu. Sazak'ın sadece okur yorumlarında değil, siyaset yazılarında ve medyadaki koridor arkadaşlıklarında da ilginç bir 'geçiş' göze çarpıyor.
Mesela TRT'ye Fehmi Koru'yla program yapıyor ne zamandır. Liberallerin çizgisine yaklaşıyor, her fırsatta -durup dururken- CHP'ye saldırıyor. Belli ki yeniden göreve gelmenin AKP'ye yaranmaktan geçtiğini görmüş.
Önce Cemaat'le arayı düzeltiyor; Türkçe Olimpiyatları'yla ilgili şikayetle Ilımlı İslam'ın bittiğine dair habere gelen şikayetlerin aynı güne denk düşmesi tesadüf mü bilinçli bir tercih mi? Bilindiği gibi Ilımlı İslam, Cemaat'in de dahil olduğu projelerden biri. Evet direkt olarak 'Ilımlı İslam bitmiştir' mesajı eleştirilmiyor; bunu, gözünü Ankara'da açmış bir gazetecinin sonradan edindiğini zannettiği kurnazlıkla yapıyor.
Burada patrona da bir mesaj çakıyor kuşkusuz: Ben hazırım, ben hükümetle ilişkileri kurarım, onları at beni al... Kısacası, kolonya kokulu adam nasıl dışarıdan Aydın Doğan'a ince ince mesajlar veriyorsa aynı yöntem Doğan Grubu içinden kimi isimler tarafından da benimsenmiş.
Bir de Başbakan onu sevse...

Asıl kavga Altın Portakal'da
Ne zaman ki bir yerde film festivali var, medya refleks olarak kavgaların ve tartışmaların üzerinde duruyor. Bu yıl da öyle oldu. Adana Altın Koza Film Festivali'nde ana jüriyle SİYAD jürisi aynı salonda film izlemeyi reddedince hiç yoktan kıyamet kopmak üzereydi ki olay tatlıya bağlandı. Tabii bu arada 'gerginlik' haberleri de medyaya yansıdı, ama festival olaysız tamamlandı.
Gerçi bu gibi kavga, atışma haberleri festivallerin bir anlamda süsü oldu. Onlarsız olmuyor.
Adana'nın olaysız geçmesinden yakınan olursa Ekim ayını beklesin. Zira duyduğum kadarıyla bu yılki Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde epey kavga bekliyor bizi.
Bu yıl organizasyon TÜRSAK'tan alındı. İstanbul Film Festivali'nden bile yüksek bir bütçesi vardı Altın Portakal'ın. Hollywood yıldızlarına harcanan ve karşılığı alınamayan saçma sapan paralarla bütçe şiştikçe şişti. Bu sene de epey kesintiye uğradı.
Her dört yılda bir olduğu üzere organizasyonu düzenleyen de değişti. Bu sene Altın Portakal entelektüeller arasında bir tür 'organizasyon canavarı' olarak anılan Vecdi Sayar'a emanet.
Konuştuğum bazı sinemacılar 'Vecdi Sayar ne yapar ki, ne işe yarar ki' diye dert yandı, 'Onun en büyük özelliği kendisini pazarlaması, organizasyonu üzerine alıp para bulması sonra da hiçbir şey yapmamasıdır.'
Kulaktan kulağa fısıldananlar bu yönde, bakalım bu fısıltılar ne gibi kıyametlerin habercisi olacak.

Bu yazın modası galiba
Magazin muhabirleri sahillere taşındılar, doğal olarak da ana malzeme sahillerdeki mayolu ünlüler. Güneye giden ünlüler arasında iki ayrı fotoğraf ilgimi çekti. Biri pazar, diğeri de dün yayımlandı gazetelerde...
Emre Belözoğlu ve eşi teknede, Hande Ataizi ise Bodrum'da... Fark ettiniz mi, ikisinin de mayosunun rengi aynı. Bu yaz plajlarda 'lila' mı moda acaba?
Emre Belözoğlu'nun şortunun modeli de ilginç; görünce 'Bu gay modacılar yok mu, insanı ne hale getiriyorlar' diye düşünmeden edemedim.
O şortu giymek cesaret ister, 'fashion victim' (moda kurbanı) olmaktan korkmayan Belözoğlu'nun cesaretine bravo.