AKŞAM GAZETESİ | Deniz Ülke Arıboğan | 2009-06-29

kategori2

Delil yoktur, ikna kabiliyeti vardır

Basit bir gerçek: 'Suç yoksa delil yoktur. Delil yoksa suç da yoktur.' Bir ceset, boş bir kasa, dumanı tüten bir silah olmalı geride kalan değil mi? Ortada hiçbir şey yoksa, suçun işlendiğine nasıl kanaat getirebiliriz? Kasa doluysa hırsızlık yapıldığına, ceset yoksa cinayet işlendiğine dair fikir sahibi olmak nasıl mümkün olur? Kuşkusuz kanaatle ve önyargıyla.
Bu, şu anlama gelir; 'ortada bir ceset yok ama senin bakışından, duruşundan birisini öldürdüğüne kanaat getirdim.' Olmaz mı, olur. Bir kere camı kırmaya görün, mahallede kırılan her camın sorumlusu siz olur, dayağı siz yersiniz. Adı çıkmış dokuza inmez sekize lafı da buradan gelir. Hala kırmadıysa bile şimdilerde kırar düşüncesi, etrafta kırık cam olmasa da cam kırma ihtimalinizi geçerli kılar. Suç yoksa bile şüpheli haline gelirsiniz. Basit bir dedikodu bile yeter o andan sonra. Cam gerçekte sağlam olsa da, dayağı yemeniz için yeterli meşruiyet sağlanmıştır.
Yaramaz çocukların kaderidir bu. Eski kabahatleriniz asla yakanızı bırakmaz. Tam herkes artık bu çocuk uslandı derken, 'kötü kedi Şerafettinler' ortaya çıkar ve sizi töhmet altında bırakacak söylentileri yaymaya başlarlar. 'Vallahi de billahi de yapmadım' demenin bir manası olmaz. Bir kağıt parçasının(!) altında ezilmeniz kaçınılmaz hale gelir.
Bu durum içinde yaşadığımız postmodern dünyanın 'aşırı gerçeklik' olarak tanımlanan belirleyici koşullarından da beslenmektedir. En basit anlatımıyla durum, 'gerçek olmasa da gerçekmişçesine yaşanan bir dünya'da hangi rolü ve kimliği üstlendiğinizle ilintilidir. Görüntünüz ve ne olduğunuza dair oluşan toplumsal kanaat, ne olduğunuzun önüne geçmiştir. Kimliğiniz kendinizden değil, algılanma biçiminizden kaynaklanmaktadır. Güçlüyseniz, öyle olduğunuza dair inanç yaratılmışıtr; kötüyseniz o kanaat oluşmuş ya da oluşturulmuştur. Zira artık bildiğimiz, gördüğümüz, deneyimlerimizle oluşan kendi dünya gerçekliğimizin ötesinde, artık bize aktarılanlarla güdülenen zanlarımız ve kanaatlerimizle oluşan bir başka dünya algısı bulunmaktadır. Son dönemlerin en moda deyimiyle 'algı, gerçektir'. Başka yerde gerçek aramak nafile çabadır. Öcünün varlığına inanıyorsak, öcü vardır, en azından bizim için. Neyin iyi, neyin doğru olduğunu kabul ediyorsak, o iyi ve doğrudur, en azından bizim için. Her şey zihnimizde biçimlenir ve tüm şeyler inandığımız ölçüde gerçektir.
İddia edebiliriz ki, yeni çağın en önemli belirleyicisi inandırıcılıktır; ikna kabiliyetidir. Doğruyu, iyiyi üretebilme ve sonra da satabilme yeteneğidir. Diğer bir deyişle 'gerçekliği yaratabilme gücüdür.'
Gerçekliğin üretimi elbette tek taraflı olmaz. Her taraftan bilgi ve enformasyon akan bir ortamda kendi aktardıklarımızı değerli kılabilmenin yolu somut veriler ortaya koymaktır.
Günün konusuna gelirsek, bir dokümanın niçin bir belge değil de, bir kağıt parçası olduğunu anlatabilmenin yolu toplumsal kanaati oluşturacak mekanizmaları işletebilmekten geçer. İnandırabildiğiniz kadar gerçeksinizdir. Bunun tersi de geçerlidir. Yani bir kağıt parçasına belge muamelesi yapmak ve onu bir suçun işlendiğine dair kanaat oluşturmada delil haline sokmak gerçeklik üretme becerisidir. Eğer durum buysa, bazılarının suçu da delili de birlikte üretme ve suçluyu ilan etme yeteneklerinin oldukça yüksek olduğundan söz edilebilir. Hatta bu konuyu sadece tartışılabilir kılmak bile gerçekten büyük beceridir, kutlanması gerekir.
Kutlamanın ardından da hem kurgunun hem de kurgunun inandırıcılığının nedenini, niçinini araştırmak gerekir. Aksi halde daha
çoook kağıt parçası çıkar. Memlekette bilgisayar da var, printer da, altına bir copy-paste imza yerleştirebilecek akıl da. Bu inançlı kitleye delilin(!) hayali bile yeterken, gerçeği çıkmasa da olur. Delil olmasa da suç vardır...