AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-06-30
Henüz yaz sezonu açılmadan Alaçatı'ya geldiğimde yaklaşık sekiz hafta sonu sürecek bir dönem için küçücük bir kasabanın yaptığı hazırlığı görünce aklıma 'Mondovino' belgeseli gelmişti. Amerikalı şarap üreticilerinin, özellikle de Mondavi ailesinin hikayesini anlatan bu belgeselin bir yerinde Fransa'da Aniane isimli bir köyle yaşadıkları dikkatimi çekmişti.
Mondaviler buradaki bir şarap bağını yüksek paralar vererek satın alıp üretilen şarabı kendi markaları altında satmayı hesap etmişlerdi. Ancak planları Fransa'nın tek komünist belediye başkanının engeline takıldı. Küreselleşmeye ve yerel özelliklerin yok olmasına direnen bu başkan, Mondaviler'in bütün itirazlarına, lobi çalışmalarına rağmen geri adım atmadı. Kısacası, Aniane Fransız'dır, Fransız kalacaktır!
Eğer Alaçatı da Türkiye'nin değil de Fransa'nın güneyinde bir kasaba olsaydı kesinlikle küreselleşmeye direnir ve ilk moda olduğu yıllarda henüz bozulmayan eski dokusunu da korurdu. Mesela burada CHP bir komünist belediye başkanını aday gösterseydi...
Ama yok ve bu yüzden de Alaçatı çarpık bir küreselleşmenin etkisi altında giderek İstanbullulaşıyor. Bunun uzun vadeli bir gelişme olacağı konusunda haklı kuşkular var.
Nisan ayında bir akşam Alaçatı Belediye Başkanı Muhittin Dalgıç'la bu konuyu konuşma fırsatı bulmuştum. Dalgıç, Alaçatı'da bilinen bir sima. Belediye Başkanı olmadan önce de esnaf olarak tanınıyordu, kuşkusuz bu aşinalık seçilmesinde etkili oldu.
Bundan yedi-sekiz sene önce dışarıdan gelip Alaçatı'ya hayran olan İstanbulluların kasabanın bozulmasıyla ilgili endişelerini hiç paylaşmıyor. Yeni iş sahaları açılmasından, köylülerin para kazanmasından mutlu aksine. Canlanan ekonomiden bahsediyor, birbiri ardına açılan ve yerel dokuyla hiç ilgisi olmayan dükkanlar, butikler, restoranlar onu hiç mi hiç rahatsız etmiyor.
Kendisinin 'Buranın sorunlarını benden daha iyi mi bileceksiniz' gibi bir tavrı da var, geçemeyeceğim. Bodrum örneğine karşılık da burada asla aynı hataların yapılmayacağını kendinden çok emin bir şekilde söylüyor.
Oysa görünen köy farklı. Bana kalırsa son derece simgesel bir gelişme var Alaçatı'da. Henüz açılmadı ama Güler Sabancı'nın tam meydana açmayı planladığı üç odalı butik otelin alt katına Mezzaluna geleceği tahmin ediliyor.
80'ler ve 90'lar kuşağının en önemli sözcülerinden Douglas Coupland'ın 'Polaroids from the Dead' kitabında küreselleşmenin etkisi olarak fotoğrafı kullanılan Mezzaluna, Amerika çıkışlı bir İtalyan restoranı. Her şeyiyle sanki İtalyanmış gibi görünüyor ama aslında Amerikalı. Kısacası restoranlar arasında bir 'con-artist.'
Alaçatı'da bu yaz, buranın tek yerel esnaf lokantası da Yıldır Restoran da kepenk indirdi ve sahipleri kasabadan kaçtı. Yerine ışıl ışıl bir gözlükçü açıldı.
Geçen senelerde başka simgesel değişimler de olmuştu.
Köyün tam ortasında köklerinden sapmadan yaşamını sürdüren kıraathane kapanmış, modern bir bar olmuştu. Oysa o kıraathane ve orada oturan yaşlı kasabalılar bir anlamda değişime direnmenin simgesiydi. Geçen yaz orası da modern ve 'hip' bir bara dönüştü.
Bu yaz ikinci kıraathane de el değiştirdi ve orası da bir bar oldu.
İşin en tuhafı da buralar sadece sekiz hafta sonu doluyor, kışları kepenk indiriyor hafta sonları da kapasitenin çok altında. Zaten sezon dışı bir mevsimde geldiğinizde Alaçatı'yı bir korku filmi seti gibi terk edilmiş görmek epey ürkütücü.
'Biraz da bizim çocuklar para kazansın, biraz da bizim çocuklar pahalı arabalara binsin, zengin olma sırası bize geldi' mantığı Alaçatılıları esareti altına almış durumda. Bunun geçici olduğunu da anlatmak çok ama çok zor.
Oysa mesela küreselleşmenin yan etkisindense Mondavi'lere köyünü satmayan belediye başkanı günümüzün bir kahramanıdır.
Bugün Güney Fransa'da onlarca, yüzlerce kasabanın sahipleri burayı McDonald's'laştırmadıkları için her yıl oraya giden insanların hayranlıktan ağızları açık kalıyor.
Bizler ise Alaçatı'ya geldiğimizde her yaz 'Bakalım ne kadar süre içinde burası yok olacak' diyoruz.
Sahte imza mantığı
Bir çocuk bile anlayabilir ama liberal-yandaş gazeteler anlamamakta direniyor. Geçen hafta beş ayrı gazetede, 'irtica belgesi'ndeki imzayla ilgili beş farklı anlama gelen manşet çıkması bir basın komedisiydi. Kimileri albayın imzası benziyor, kimileri iki ayrı imza var, kimileri yüzde 90 gerçek gibi yorumlar yapmışlardı.
Peki bu belgenin aslının olmadığı, bütün tartışmanın bir fotokopiden ilerlediğini bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar.
Fotokopide imza sahteciliğinin nasıl yapıldığını? Bunu da biliyorlar tabii ki.
Herhangi birinin imzasını ele geçirirseniz sahte belge hazırlamanın en kolay yolu fotokopidir.
Bakın finans sektöründe çalışan bir okurum nasıl açıklıyor:
'Belge fotokopi olduğundan gerçekliği asla anlaşılmaz. İmzalar aynı olsa bile. Finans sektöründe o kadar çok karşılaştım ki imza sahtekarlıkları ile. Faks ve fotokopi söz konusu olduğunda imzayı taklide gerek bile yok. İmzası gereken şahsın imza örneği elinizde var ise işlem gayet kolay. Yazıyı yaz imzanın fotokopisini yazının altına yapıştır. Yapıştırdığın imzanın kenarlarını darksil ile düzelt. Fotokopi çek. Varsa problem darksil ile düzelt tekrar fotokopi çek. İşte sana imzası aynı olan bir belge.'
Görüldüğü gibi işlem bu kadar basit.
Peki bunu herkes bilir de gazeteciler bilmez mi... Elbette bilir... Peki neden buna göre habercilik yapmazlar?
Zaten asıl sorun burada... Bu yüzden adları yandaş basın...
Lila mayo Çeşme'de
Bir son dakika magazin gelişmesini bildiriyorum. Daha evvel teknede eşiyle tatil fotoğrafları basına yansıyan Emre Belözoğlu bugünlerde favori tatil yeri Çeşme'de. Gündüz SoleMare'de vakit geçiriyor ve tabii ki artık bir 'kült' haline gelen dar-kısa lila rengi mayosundan vazgeçmiyor. Tabii ki gayler de bu mayodan bahsetmeden duramıyor.