AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-07-02
Çocukluğumun elimden hiç düşmeyen oyuncaklarından biri annemin Amerika'dan aldığı Barbie formunda bir Michael Jackson bebeğiydi. Loafer'ları, beyaz çorapları, güneş gözlükleri de olan. Bütün bir yaz elimde düşmedi. 'Thriller', 'Beat It', 'Billie Jean' kostümleri ayrıydı. Giydirir giydirir, çıkarırdım. İlk aldığım kaset de tabii ki 'Thriller.'
Tam da Michael Jackson kitabımı yazdığım dönem: Geçmiş yıllara ait bir ajandanın yapraklarına oradan buradan koparılan Michael Jackson fotoğraflarını yapıştırır, altına kendimce müzik dünyasından haberler, yorumlar yazardım...
'Madonna'nın seninle değil de Prince'le düet yapması çok iğrenç' gibi...
'Michael, senin eşcinsel olduğunu söylüyorlar, ama ben inanmıyorum' ya da... Çocuk aklı, korktuğum şeye bak...
Aklıma arabayla yapılan bir Antalya yolculuğu geliyor. 'Bad' yeni çıkmış. Yol boyunca otomobil teybinde dönüp duruyor. O zaman da, şimdi olduğu gibi, bu albümde en sevdiğim şarkı 'Man in the Mirror.' Anneme 'Dirty Diana ne demek?' diye soruyorum.O tatildekaset dinlenmekten yıpranmış, en sonunda da kopmuştu.
Disneyworld'e ilk gidişim, çocukluğumdan beri MJ'in üç boyutlu filmi 'Captain EO'yu izleme hayalim var. Hafızamı zorluyorum, bir türlü emin olamıyorum. İzleyebildim mi, yoksa artık gösterimden kalktığı için hevesim kursağımda mı kaldı...
Belki de annemle bir akşam matinesinde beraber bir sinemanın balkonundan 'Moonwalker'ı izlememizle karıştırıyorum.
90'ların başı. Şükran Günü. 'Dangerous' yayınlanmış. Annem var yine. Akşam Şükran Günü yemeğine gideceğiz. Yolda tutturuyorum: 'Bu gece almak zorundayız.' Amerikan banliyösünde bir K-Mart'a uğruyoruz, elimde bir de kupon var. 7.99'a alıyorum ilk Michael Jackson CD'mi. Misafirlikte, bir evin televizyon odasına çekilmiş ve Discman'imden bütün gece 'Dangerous'ı dinlemiştim. Ezberleyene kadar.
'Black or White'ın klibi Fox'ta bir çarşamba akşamı yayınlanmıştı o yıl ilk kez. Ertesi gün okulda herkes birbirine 'It's black, it's white' diyordu.
1993'tü değil mi? 4 Ekim. İstanbul, İnönü Stadyumu. Saha içi bilet, dördüncü ya da beşinci sıradayım. Bağırmaktan sesim kısılıyor. 'She's Out of My Life'ı ilk kez orada duyuyorum ve birden 'Off the Wall' dönemini atladığımı fark ediyorum.
Türkiye'nin radyo günleri. Power FM'de pazar geceleri program yapan Onur Kim adlı bir DJ 'Rock With You'yu çalıyor. Anonsunu hatırlıyorum: 'Bu adam bugüne kadar bundan daha iyi bir şarkı yapamadı.'
Ve o andan itibaren geriye doğru keşif. Motown'a giriş dersleri.
'HIStory' yıllarında da heyecanım dorukta. Yine annemle bir süpermarkete gidiyoruz ve çıktığı gün CD'yi alıyorum. Arabaya Discman'i bağlamış dinliyorum. Kendi kendime 'Burada yollarımız ayrılıyor galiba' diye düşünüyorum, annem yüz ifademden anlıyor, 'Pek sevmedin galiba' diyor. Belli etmemeye çalışıyorum.
O gün büyüyorum.
Sonraki yıllarda Michael Jackson'la aramız iyice açılıyor. Artık annesiyle gezen bir çocuk da değilim zaten. Bir ara, kendimi onunla dalga geçme trend'ine kaptırıyorum elbette. Onun 'alien' olduğuna ciddi ciddi inanıyorum.
Fakat bir gün, bir barda 'Billie Jean' çalıyor. Bu benim için iade-i itibar günü. O günden sonra laf söyletmiyorum.
Geçtiğimiz hafta, perşembe günü, Londra'daki konserine bilet almam için bir şifre düştü inbox'ıma. Bağlanıp almaya çalıştım, bir türlü olmadı. Sanki bir işaret gibi, bir gün sonra denerim diye vazgeçtim.
Gece Los Angeles'taki bir arkadaşımdan ölüm haberini aldığımda ağlayacak gibiydim.
Çocukluğumun resmi ölümü buydu.
Ve hemen annemi hatırladım.
Michael Jackson'la ilgili her anım ucundan kıyısından annemle ilgili bir hikayeye de temas ediyor. Onu annemsiz düşünemiyorum.
İki kahramanım, ikisi de artık yok. Demek ki şimdi çocukluğumu kestirip tamamen atma vakti. Geçen gece 'Smooth Criminal' çaldı bir barda, bu şarkıyı dinlediğim onca yılda hiç bu kadar hüzünlü gelmemişti kulağıma.
Bu arada soran olursa: Annie is not OK.
Çeşme yeme-içme raporu
1. Dost Pide: Tatil yörelerine gelince insanın kuşbaşılı-kaşarlı yiyesi geliyor galiba. Dost Pide, bölgenin bir numarası. Döneri ise eşsiz.
2. Granada: Kaşarlı köftesi muhteşem. Tek kelimeyle açıklamak gerekirse. Böyle çıkacağını tahmin etmiyordum. İçinden peynir fışkırıyor.
3. Sailors Bahçe: Geçenlerde bir kahve içmek için uğradım, ısrar ettiler 'Bekle bekle kurabiye çıkıyor' diye... Bir lorlu kurabiyesi var, ben böyle bir lezzet yıllardır tatmadım.
4. Yusuf Usta: Öğlen yemeklerinin vazgeçilmezi. Türkiye'de bu kadar iyi ev yemeği yapan yer az bulunur.
5. Körfez ve Balıkçı Hasan: Dalyan'daki balıkçılarla aram iyi değildir ama Balıkçı Hasan'a sırf deniz mahsullü linguini yemek için gidilir. Evet balıkçıda makarna. Körfez'de Mustafa Denizli varsa, masasına çökülür ve hoca kendi elleriyle keşfedene kadar 'balık sütü' yedirir.
Bir gazetecinin başarısı
Dost acı söyler, Mehmet Ali Birand başarısız oldu. Yenilemek, diriltmek için eline aldığı CNN Türk'te bir taş üstüne taş koyamadı. Yıllar önce Milliyet'i yönettiğinde de olmamıştı. Medyada yaratıcılığa yol açmazsan, olacağı budur işte.
Yazık oldu, umarım eylül ayında toparlar.
Fakat bütün bu süreçte yeni başlayan bir program başarılı oldu: Ayşenur Arslan'la 'Medya Mahallesi.'
Medyada, yayın yönetmeni düzeyinde katılımın olduğu, yazıişleri masalarından canlı yayın yapan ve herkese ama herkese eşit söz hakkı tanıyan prestijli bir programa dönüştü Arslan'ınki.
Üstelik, Birand'ın onca engellemesine, kanaldaki imkansızlıklara rağmen... Kamera bulamıyor mesela!
Nereden nereye...
Ayşenur Arslan, yakın zamana kadar Birand'ın beyninin yarısıydı. Ancak sonra başkalarının gazına geldi Birand, onu harcamaya çalıştı. Amatörlerle onun yerini doldurabileceğini düşündü. Ama başarısız oldu.
Ayşenur Arslan ise yılmadı, bütün imkansızlıklara rağmen konuşulan, tartışılan ve en önemlisi dik duran bir program yarattı.
Birand neden başarısız oldu da Arslan başardı biliyor musunuz?
Çünkü Arslan gazetecilikten vazgeçmedi. Soru sormaktan, gerektiğinde tartışmaktan, yanıt alma arayışından sapmadı. 'Bir daha bana konuk gelmez, onu ağırlayayım' diyenler kervanına katılmadı. Gazetecilik yaptı...