AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-07-03

kategori2

Bir gün herkes eşcinsel olacak

Kaba bir genelleme yaparak bir Türk erkeğinin en çok çekindiği her dem mevcut (omnipresent) düşman hakkında bir tahmin yürütebilir miyiz acaba? PKK mıdır Türklerin en büyük düşmanı? Yahudiler mi? Ermeniler midir yoksa Yunanlılar mı?

En çok çekinilen, üzerinde yaratacağı tehdidin ve tehlikenin boyutları hakkında en fazla spekülasyon yapılan ve maalesef yok edileceği halde günden güne güçlenen bu düşman kimdir?
Beyaz, sünni, heteroseksüel ve etnik olarak Türk erkeğin hayatı boyunca en çok korktuğu düşman birisi ya da bir toplum, bir ırk değil, bizzat kendisidir: Kendisinin bir gün eşcinsel olabileceği ihtimalidir.
Yıllardır Türk erkeğinin eşcinsellik meselesine bu kadar takıntılı olmasının, dönem dönem artan şiddette eşcinselliğin gündeme gelmesinin, en yaygın olarak eşcinsellikle ilintili küfrün kullanılmasının, dahası futboldan eğlence dünyasına her ama her alanda bir şekilde konunun eşcinselliğe getirilmesinin doğrusu başka bir açıklaması olamaz.
Doğrusu bu korkunun da sebebinin tek nedeni var: Cehalet. Eşcinsellik konusunda İslamcısı'ndan hakemine, solcusundan bakanına, yazarından şarkıcısına hemen herkes başka hiçbir alanda olmadığı kadar büyük bir cehalet içinde. Buna eşcinseller bile dahil. Bilmiyorlar. İnsan da bilmediğinden korkar ya...

İki haberim var, biri iyi, biri kötü.
Önce iyi haber: Merak etmeyin, endişelenmeyin, hepiniz eşcinsel olmayacaksınız. İçinizden illa ki birileri eşcinseldir, ama 'Bir gün herkes eşcinsel olacak' diye bir kural yoktur. Boşuna korkmayın. Zaten tam kesinleşmemekle beraber eşcinselliğin doğuştan geldiği kanısı kuvvet kazanıyor. Şimdi değilseniz sonradan olmanız zor, çok zor.
Kötü haber: Bazılarınız için maalesef ama günden güne daha fazla eşcinsele ve eşcinselliğe maruz kalacaksınız. Kendiniz eşcinsel olmasanız bile.
Nasıl ki eşcinsel hakem göğsünü gere gere ortaya çıktı, Türkiye'nin dünyanın diğer ülkeleri gibi farklı meslek gruplarında 'dolaptan çıkmış' başka figürlere de alışık olması gerek: Belediye başkanları, siyasetçiler, müteahhitler vs. vs. Çünkü onların da sırası gelecek.
Kısacası bu konu daha da gündemimi işgal edecek; buna bir toplumun 'değişim sancıları' da diyebiliriz.
Ancak gördüğüm kadarıyla eşcinselliğin gündem olmasından pek kimsenin de sıkıntısı yok.
Mesela sizce Ali Bulaç'la Erman Toroğlu'nu eşcinsellik konusunda konuşmaya, yazmaya, üstelik aynı cahil dili paylaşmaya iten ortak payda ne olabilir acaba? Sadece cehalet mi? Yoksa merak mı?
Korkunun tetikleyicilerinden biri bilinmemezlikse, insanda korku yaratanın gizemin merakı tetiklediği de bir gerçek. Ama bu konu Freudyen psikalistlerin alanı; geçelim.
Türkiye'deki tartışmaların derininde aslında çok yüzeysel bir neden yattığı o kadar aşikar ki, bu kadar ayrıntılandırmaya bile gerek yok...
Bugün eşcinselliğin gündemde olmasının tek sebebi paniktir... Bu paniğin başlıca nedeni de eşcinsellik konusunda başka her konuda olduğundan daha cahil olanların 'ayaklarının altındaki toprağın' kaymasının yarattığı korkudur.
Eskiden Yunan çocuklarını 'Seni Türkler'e veririm' diye korkuturlarmış, o hesap işte 'Anneciğim eşcinseller geliyor' korkusudur bu...
Bilmiyorlar, cahiller ve yeni döneme nasıl adapte olacaklarını kestiremiyorlar...
Çünkü eşcinseller artık kendilerine tayin edilen moda, müzik, mimari, dekorasyon, alışveriş gibi alanların dışına taşmak ve her yerde var olmak istiyorlar... İşte Paris belediye başkanı... İşte Türk eşcinsel hakem...
Hayatları boyunca kontenjandan bir yerlere gelmiş olanlar, hayatın içinde yeni bir kontenjan açılmasını, rantın paylaşılmasını, kendi kontenjanlarının eşcinseller tarafından tehdit edilmesini istemiyorlar.
Solcu kontenjanından bakan Ertuğrul Günay, hakem kontenjanından yazar-televizyoncu Erman Toroğlu, İslamcı aydın kontenjanından Ali Bulaç...
Aman korkmayın, eşcinseller gelse de size bir şey olmaz.  Meraklanmayın, endişelenmeyin.
Sadece alışacaksınız. Bu kadar.

Portre nasıl yazılır?
Geçenlerde, küçük bir gazetede bir yazarın Murat Belge portresine denk geldim. Yazar kendine hayran olmalı ki aynı yazıyı bir kez daha yayımlamış... Çetin Altan taktiğidir; eski yazıyı dolaptan çıkarıp aynen önümüze koymak.

Portre dedim ama 'Murat Belge güzellemesi' demek daha doğru...
Uzun yazının tamamını okudum; okudum da bu yazının neden yazıldığını pek anlayamadım. Doğrusu, Murat Belge hakkında bir kitap arkasında ya da google'da bulunabilecek bilgilerin ötesinde bir şey yoktu yazının içinde. Daha çok bir CV'nin düzyazıya dökülmüş ve üzerine üçüncü bir şahıs tarafından övgü serpilmiş hali gibiydi.
Yazan kişi de güya Türk Basını'nın en iyi portre yazanlarından biridir; Tuğrul Eryılmaz onu evinden bu iddiayla çıkartıp basına sokmuştu.
Hadi gelin tartışalım...
Portre yazarlığı bir şahıs hakkında çıkan haberlerin ya da o şahsın özgeçmişinin bir kolaj halinde sunulması mıdır yoksa gazetecilikte başlı başına emek harcanması gereken bir dal mıdır?
Batı'daki gazetelerde her hafta düzenli olarak portreler yayımlanır, bugün romancı olarak adını bildiğimiz pek çok önemli yazar da kariyerlerini portre yazarak inşa etmiştir.
Portre yazarlarının imzaları bile Batı'da bu türün öyle kolay geçiştirilebilecek, arşivdeki haber dosyasından derlenebilecek kadar kolay olmadığını gösterir bize. Nerede Tom Wolfe'un, Truman Capote'in, Rex Reed'in portreleri nerede bizim google'cılar...
Pek çok dergi, portresini yayımlamaya layık bulduğu insanlar hakkında yeni bir söz söyleniyorsa, ya da haber değeri varsa o yazıyı basar... Aksini öğrenmek zaten mümkündür. Bazen bir portre yazımı haftalar, aylar sürer. Konu edilecek kişiyle, yakınlarıyla görüşmeyi gerektirir.
Eminim bu kadar emek harcanmış bir Murat Belge yazısını okumak herkesi mutlu ederdi... Yazık ki gördüğüm bir gazete kağıdı israfından ibaret...
Tabii bu biraz da okurun tercihine kalıyor.
Siz çıtanızı vasatların iktidarına ve beğeninizi vasatların beğenisine göre ayarlarsanız o gazeteyi de, o yazarı da, portresi yazılan şahsı da takdir edersiniz. O gazeteler de size Truman Capote benzerlerini değil, şarkı sözü yazarlarını portreci olarak sunar.

Çoraplı adamın marifeti
Salı günü İstanbul sokaktaydı... Ta Mecidiyeköy'den Teşvikiye Camii'ne uzanan bir kalabalık uğurladı Türkan Saylan'ı sonsuz yolculuğa. İstanbul sokakları 'Çağdaş Türkiye'nin miting alanı gibiydi.
Bu gelişme, kuşkusuz dünkü gazeteler açısından da en önemli haberdi. Milliyet en iyi birinci sayfayı yapmıştı.

Cemaat'in gazetesi Zaman, haberi birinci sayfadan ve küçük görmüştü. Bu da kendi açılarından anlaşılabilir bir şey: Cemaat'in yok olmasını istediği, çıkarlarına ters düşen biriydi Türkan Saylan...
Peki ya hala 'kitle gazetesi' olduğunu iddia eden Sabah?
Fotoğraflı ve birinci sayfada ama diğer merkez gazetelerine kıyasla daha küçük yer almış cenaze haberi. Toplumda yarattığı etkiyle gazetede kapladığı yer arasında ters orantı var.

Sizce bu patronajdan mı kaynaklanıyor?
Sizce Sabah'ın sahipleri 'Aman bu cenazeyi büyük vermeyelim' diye editoryal kadroya talimat mı verdi?
Yoksa Başbakan damadını arayıp Sabah'ın birinci sayfasında bu haberin küçük görülmesini mi istedi?
Hayır, hiçbiri değil. Bu patrondan çok patroncu, hayatta tek bildiği insanların önünde ceket iliklemek olan, 'Aman efendim sepet efendim'ci, sözde denge unsuru bir kifayetsizin marifetidir... Çoraplı adamın başının altından çıkmıştır... Zanneder ki böyle davanırsa o koltuğunu biraz daha korur... Bu kadar küçük düşünür, bu kadar mesleğini kötüye kullanır, gazetesinin itibarını da böyle zedeler...
Daha evvel 'muhafazakar' kesime yaranmak için giydiği çorap ne kadar onu acıklı bir duruma düşürmüşse, bu haberi birinci sayfanın altına alması da onun kafasının nasıl çalıştığı hakkında yeterli fikri vermiştir.
Ama maalesef gidicidir...