AKŞAM GAZETESİ | Ali Ulusoy | 2009-07-03
Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin Cumhurbaşkanı'nın kişisel bir suç nedeniyle yargılanabileceğine ilişkin kararına yönelik tepkiler en az kararın kendisi kadar ilginç. Başbakan, kararın siyasi olduğunu ve kararı veren yargıcın belli bir yerle 'bağlantısı' olduğunu belirtmiş. Halbuki daha dün Ergenekon'a ilişkin olarak 'Yargıya güven, gerisini merak etme sen!' yaklaşımındaydı. Bir büyük gazete bir 'ilçe yargıcı'nın Cumhurbaşkanı hakkında karar vermesini eleştirmiş. Bundan böyle ilçe yargıçlarınca yargılanacak olanlar kendilerini bir tuhaf hissedebilecekler. Biz 'ikinci sınıf insan mıyız' diye!
Bir kez daha salt hukuki bir konu siyasete kurban gitmiş. Bir kesim salt siyaseten muhalifi olduklarından Cumhurbaşkanı'na böyle bir 'kılçık' atılmasına destek vermiş. Diğer bir kesim salt Cumhurbaşkanı'nı siyaseten destekledikleri için kararı yerin dibine sokmuş.
Maalesef Türkiyede hukuki bir konuyu tartışmak şöyle bir şey: Ortadaki hukuki sorunun mağduru siyaseten sizinle aynı safta ise, ona kesin hukuken haksızlık yapılmıştır! Sizinle aynı siyasi safta değilse, ona yapılan muamele hukuken doğrudur! Soruna teknik hukuk yönünden bakmaya ise hiç gerek yoktur!
İşin daha da vahimi mahkemelerin dahi zaman zaman kendilerini hukuki olaylara böyle bakmaktan alıkoyamamaları. Olaya salt hukuki boyuttan bakmaya zahmet dahi etmemeleri.
Sorunun hukuken tartışmalı olduğu malum. Anayasa, Cumhurbaşkanı'nın göreve ilişkin suçlar (vatana ihanet) nedeniyle nasıl yargılanabileceğini (ya da nasıl yargılanamayacağını!) belirtmiş. Ancak kişisel suçlar nedeniyle yargılanabilmesine yönelik düzenleme öngörmemiş. Milletvekillerinin yargılanmalarına ilişkin hükümlere de herhangi bir atıf yapmamış.
Bir yoruma göre vatana ihanet suçu dışındaki suçlar nedeniyle yargılanması hakkında hüküm olmaması, kişisel suçlar gibi diğer suçlar hakkında yargılanamayacağı anlamına gelir. İkinci bir yoruma göre, diğer suçlar hakkında hüküm olmaması, bunlar hakkında 'sade vatandaş' gibi yargılanabileceğini gösterir. Son yoruma göre ise, kişisel suçlar hakkında milletvekillerine ilişkin hükümler Cumhurbaşkanı'na da 'kıyasen' uygulanır. Yani görevi süresince dokunulmazlığı vardır.
İlk yorumun zayıf tarafı, ilgili Anayasa hükmündeki ifadenin 'Cumhurbaşkanı sadece vatana ihanetten suçlanabilir' anlamına gelecek şekilde kaleme alınmamış olması. İkinci yorumun zayıf yönü ise 'sade milletvekiline', 'yargıçlara', hatta tüm 'memur ve kamu görevlilerine' tanınmış olan 'dokunulmazlığın Cumhurbaşkanı'na tanınmamış olmasını düşünmenin tutarsızlığı. Zira hukuk sistemimizde en küçük bir memur dahi -amirinin izni olmadan- yargılanamıyor. Yani bir tür dokunulmazlığa sahip. Son yorumdaki sorun ise, kamu hukukunda yetki ve görevlere ilişkin prensip olarak 'kıyas' yapılmasına cevaz verilmemesi. Görüldüğü üzere bazen saf teknik hukuk yorumu yapmak ile 'adil' bir yorum yapmak özdeş olmayabiliyor.
Yargıya intikal etmiş hukuki sorunlarda esas olan yüksek mahkemelerin içtihadı olduğuna göre, bu içtihat beklenmeden bu karar bahane edilerek tüm yargı camiasının hedef gösterilmesi 'belden aşağı vurmak' olmuyor mu?
Buna karşın, salt teknik hukuki değerlendirme kaygısından çok, hukuken ulaşsa da siyaseten sonuca ulaşamamış 'absürt' '367 Kararı'ndan sonra, aynı kimseye Cumhurbaşkanlığı'nı 'yar etmeme' niyetiyle yeni hukuki engeller çıkarılmak istendiği kuşkusu doğurabilecek türde sansasyonel kararlar almak yargıçları 'ünlü' yapsa da, yargıyı 'ayağa' düşürmez mi?