AKŞAM GAZETESİ | İsmail Küçükkaya | 2009-07-04

kategori2

Konuşma kültürü

'Bilge, iyi şeylerde bile bir ölçü gözetir' Juvenalis

Acaba Yaşar Büyükanıt, böyle bir zamanlama ve içerikte neden konuştu, nasıl bir amaç elde  etmek istedi?
Öyle ya, Montaigne yüzlerce yıl öncesinden 'biz sözün arkasından koşmamalıyız, söz bizim ardımızdan koşmalı, işimize yaramalı' diye  buyurmuş.
Tartışmalara bakıyorum da kimseye yaranamadığına göre, acaba Yaşar Paşa o açıklamaları yaparken nasıl bir fayda umdu, kendisi veya ülkesi adına...
Bu soruyu başka 'konuşmalar' için de kendi kendime soruyorum ve yanıtını arıyorum.
Geçtiğimiz hafta Sivasspor Teknik Direktörü Bülent Uygun, takımı Gaziantep deplasmanında yenildiğinde çok tuhaf açıklamalar yapmıştı. Şampiyonluk şansını kaçırdığına inandığı için olsa gerek, Bülent Uygun, 'Gaziantepspor bu maçta neden bu kadar istekli oynadı?' gibi absürd bir soruyu kamuoyu gündemine getirmişti. Ne yani, maçı Sivas'a hediye mi etselerdi?
Sonra daha da garip sözlerle devam etmişti, ayrıntısına girmeyelim, tutacak  yeri yok.
Galiba 4 veya 5 hafta kadar önce Rıdvan Dilmen, Uygun için 'başarılı bir teknik adam ama çok konuşuyor. Gerek yok ki. Bırak kamuoyu takdir etsin, herkes neyin ne olduğunu görüyor' diyerek 'erken uyarı' sinyallerini Sivas'a göndermişti.
Hoş, Bülent Uygun Antep maçının akşamında Beşiktaş yenilince o sözlerini 'düzeltme' ihtiyacı hissetmişti ama iş işten geçmişti. Spor yazarı Hakan Yaşar geçen hafta, 'Bülent Uygun Fatih Terim olma yolunda' diyerek Sivasspor'un genç teknik direktörünün spor camiasını şaşırtan zamansız ve içeriksiz sözlerini eleştirmişti.

BAŞARININ SİHRİ: 'TRİBÜNLERİN SEVGİSİ'
Uygun yanlış yapıyor çünkü sporun her branşında tribünlerin sevgisini kazanmak 'her kilidi açan' bir anahtardır. Fatih Terim gerçekten dünya çapında bir teknik adam ama onun yaşadığı talihsizliklerin büyük bölümü girdiği gereksiz polemiklerden kaynaklanıyor.
Sivasspor, çok başarılı bir takım. Adeta mucizevi bir performans sergiliyorlar iki sezondur. Şimdiden 'sempati şampiyonu' oldular. Büyük olasılıkla Şampiyonlar Ligi'ne katılacaklar, belki şampiyon olacaklar. Bakınız, Sivasspor'un başkanı neredeyse hiç konuşmuyor; az ve öz, yerinde ve dengeli açıklamalar yapıyor.
Son yıllarda Beşiktaş da benzeri sorunları yaşıyor. Bir taraftar olarak Başkan Yıldırım Demirören'in zaman zaman yaptığı çıkışlardan memnun olmadığımı ifade edeyim. Ne derseniz deyin, 'Seba dönemini özlüyorum.'
Dikkat ediyor musunuz, Fenerbahçe yönetimi, şaşılacak biçimde neredeyse hiç konuşmuyor. Üstelik iki sezondur kötü bir performans sergilemelerine rağmen. Halbuki onların imkanları çok daha fazla, ses getirme potansiyelleri daha yüksek. Geçen hafta İnönü Stadı'nda Aziz Yıldırım'ın soğukkanlı ve sağduyulu tavırları her türlü övgüyü hak ediyordu.
Yaşar Büyükanıt'la yola çıktık, yeşil sahalara geldik, biraz da medyaya bakalım.

YİTİRDİĞİMİZ DEĞER ÖLÇÜLÜLÜK
Nerede, neyi, nasıl söyleyeceğimiz bilgisi 'basiret' istiyor. 'Üslup içeriğe dahildir.' Ölçü tutturulamadığı zaman sözler kolaylıkla değerini ve ağırlığını kaybediyor. Amacını aşan, yanlış anlamaya müsait sözler kolaylıkla ağızlardan dökülüveriyor.
Nasıl oluyor da diller çözülüveriyor aniden? Etrafımızı saran kameralar, önümüze tutulan mikrofonlar veya bize tahsis edilen sütunlar kendimizi ifade etme açısından bir çeşit sarhoşluk etkisi mi yaratıyor?
Ölçülülük Eski Yunan'dan beri en temel erdemlerden birisi olarak görülüyor. Peki konuşmalarımızda ölçülü olma erdemini niçin bu hızla yitiriyoruz?
Bir süredir isim sahibi kimi yazarlarda tuhaf bir eğilim görüyorum. Diyelim bir yazar kendileriyle ilgili eleştiri yazdı, doğrudan o yazarın gazetesinin patronunu hedef alıyorlar. Fehmi Koru ve Mehmet Altan bunların en son iki önemli örneğini oluşturuyor. Kendileriyle ilgili yazılanlar haksız ve ağır bile olsa, bu düzeydeki isimlere yakışan tutum ya görmezden gelmek (ki bence çoğu kere en ağır yanıt bu olur) ya o yazara yanıt vermek (bilge adamlar herkese hak ettiği şekilde ve uygun şiddetle karşılık verirler) ya da hakaret içeriyorsa mahkemeye başvurmak değil midir? Hayır, bunu yapmıyorlar... Kendi sütunlarından hükümetle veya bürokrasiyle iyi ilişkilerini ima ederek, o yazarın gazetesinin patronunu açıkça tehdit ediyorlar. Üstelik yalan yanlış ifadelerle...
Mesela Fehmi Koru, Mehmet Emin Karamehmet'e, 'gazeteni   okumuyorsun, başın derde girecek' derken, 'Gazetende benimle ilgili yazılar çıkıyor, bu senin başına dert açacak, benim devletin tepesinde-
kilerle, etkili bakanlarla çok iyi ilişkilerim, TMSF'de dostlarım var' mesajı veriyor. 'Bu kadar da olur mu? Devleti yönetenler, kurumların başındakiler senin kişisel meselelerinin intikamını, kendilerine verilen kamu otoritesini kullanarak almayı düşünebilirler mi?' İnsaf!