AKŞAM GAZETESİ | Elif Aktuğ | 2009-07-04
İki seçeneğim vardı ya Michel Lacoste ile ya da şirketin Artistik Direktörü Christophe Lemaire ile röportaj yapacaktım. Ben seçimimi aileden yana kullandım (ki Christophe ne kadar yakışıklı anlatamam), bu köklü ve seçkin markanın hikayesini Rene Lacoste'un oğlu Michel'den dinledim.
Michel Lacoste ile ofisinde sohbet ettik ve ona ilk olarak ne kadar süredir şirketin başında olduğunu ve kendisinden sonra kimin devralacağını sordum. Hiç duraksamadan 'kimin şirketin başında olduğu önemli değil' dedi, 'bizim işimizin tek patronu var, o da timsahtır'. Toplantı odasının duvarları babası Rene'nin fotoğrafları ve eski afişlerle dolu. Bir başka duvarda da üzerlerinde Lacoste tişörtleriyle ünlüler yer almakta. 'Bunlar en yakın arkadaşlarınız galiba' diyorum, gülüyor ve 'Lacoste giyen herkes benim en iyi arkadaşımdır' diyor. O sırada Michel Lacoste'un üzerindeki her şeyin kendi markası olduğunu fark ederek ve biraz çekinerek soruyorum 'peki siz sürekli Lacoste mu giyersiniz, başka bir marka giymeyi canınız çekmez mi, neticede her şeyi alacak gücünüz de var'... Bir anda ceketini açarak tişörtünü ve atletini, sonra ayakkabı ve çoraplarını, saat ve gözlüğünü gösteriyor. Evet, hepsi de kendi markası. Yanımızda şirket müdürlerinden biri var ve onun tişörtü de Lacoste. 'Yanınızda çalışanlar başka bir marka giyebilirler mi Bay Michel?'...
'Canları isterse giyerler ama görüyorum ki hepsi de markamızı çok seviyor ve giyiyor.' Ben duramıyorum ve hemen atılıyorum 'Belki giymezlerse onları timsahlara vereceğinizi düşünüyorlardır'... Gülüyor ve 'Yoo olur mu öyle şey' diyor. Dünyada en çok taklidi yapılan Lacoste'ların Türkiye'de de pazarlarda satılmasından bahsediyoruz ve işi takip edenler olduğunu, kalitesiz ürünlerin markalarına zarar vermesinden endişe duyduğunu anlatıyor ama işin tuhaf yanı da herkesin timsahlı tişörte sahip olmak istemesi. Bu büyü nasıl yaratıldı acaba? 'Sanırım bizim ürünlerimizi giyenler kendilerini daha sportif daha genç ve daha enerjik hissediyorlar' diyor.
DOĞAYI İNSAN BOZUYOR İNSAN DENGELEMELİ
Sohbetten sonra Roland Garros'a gideceğimiz için tenisten de bahsediyoruz, ailede hemen herkesin spor yaptığını ve markalarının spora büyük önem verdiğini anlatıyor, özellikle de tenis ve golfe. Marka aynı zamanda pek çok sosyal sorumluluk projesi yürütmekte, doğal hayatı korumak onlar için birinci derecede önem taşıyor. Yine dayanamıyorum 'Sizin ürünlerde asla timsah derisi kullanılmaz sanırım'. Michel Lacoste, doğal seleksiyona zarar vermeyecek yöntemlerden ve deriyi aratmayacak kalitedeki malzemelerden bahsediyor. 'Save your logo-logonuzu koruyun' başlıklı kampanyalarını anlatıyor ve dünyadaki timsah neslinin korunması için yapılanları sıralıyor. Dünyayı kirletenlerin aynı zamanda korumaları gerektiğini anlatıyor ki, kendisini daha çok sevmeye başlıyorum. Doğru ya zarar veren sadece insan, eğer yeterince insansak doğaya zarar vermeden yaşamamız gerekirdi ama görünen o ki bilince sahip olmak başlı başına yeterli olmuyor, diye düşünmüşümdür her zaman.
'Acaba ne büyüklükte bir bütçeden bahsedebiliriz' diyorum, yıllık satıştan 1,5 milyar Euro kazanılıyormuş ve bunun yüzde 90'ı Fransa dışından geliyormuş.
Amerikan basınının 1927'de 'timsah' lakabı taktığı şampiyon tenisçi Rene Lacoste'un karısı Simon da şampiyonluklar kazanmış bir golfçuymuş. Şirket, sporcu yetiştirmek için de bir fon kurmuş Bay Rene'nin isteğiyle. Şimdi genç ve yetenekli sporcular timsahın koruyuculuğunda büyük başarılara doğru yol almakta. Tüm bu sohbeti bizim Tenis Federasyonu Başkanı Mesut Polat ile paylaşmak için sabırsızlanıyorum.
Mesut Bey'e de bizim ülkeye ait sıkı bir şirket destek olsa (ki tenis en kolay sponsor bulan sporlardan ama bir spora destek olmak sadece turnuvalara para ayırmakla kalmamalı) çok eminim bizden de ne timsahlar ne şahinler ne panterler çıkar... Bu da Bay Michel'le sohbetin ardından, benim sosyal sorumluluk mesajım olsun...
Jet kasalar hizmetinizde
Yurtdışında görüp bayılırdım jet kasalara. Alışverişini tamamlayıp sıraya girmeden kendi kasanda işini bitirirsin. Bu kasaları genellikle yaşlılar kullanırdı, çok akıllıcaydı ve yaşasın bu akıllı kasalar Migros'larda var artık...
Erkek arkadaş nerede aranır?
Yeni bir makale okudum, sevgili bulmakla ilgili. Bu konuyla ilgili yazılan ne kadar 'yeni' makale varsa, aslında 'eski' olduklarını fark ederek sinirleniyorum. Aynen şöyle diyor 'sevgili bulmak için kütüphane, spor salonu ve hobi sınıflarına gidin'. Şimdi bunu dikkatle incelersek bir şey elde edemeyeceğimizi görüyoruz. Hangi kütüphaneye gitmeli acaba sevgili bulmak için, ben en son Ankara'da Milli Kütüphane'ye gitmiştim sadece suratları asık ve intiharın eşiğine gelmiş öğrenciler vardı. Spor salonu desen, gittiğim yerde sadece tombul kadınlar ve adamlar var ve ter dökerken 'acaba sevgili yapabilir miyim' düşüncesi akla gelebilecek en son şey. Hobi sınıfı mı? O ne ya; belediyeler açıyor hani 'musiki dersleri, bilgisayar kursları' falan, öyle mi acaba?
Örgü ve tığ işi sınıfları da var, belki kısmet oradan çıkar kim bilir! Sevgili bulmayı en yüksek rafa kaldırın ve bana kalırsa kendi gününüzü gün etmek için gezin dolaşın ve şu güzel yaz günlerinde sakın ola salonda spor yapmayın; açık havada yürüyün yürüyün yürüyün... Açık havada kitap okuyun, bir parkta ağaçların altında; bana kalırsa sosyal olmak için dışarıda olmalısınız.
Ankara'ya Paris Hilton geliyor
Kentpark AVM yakında açılacak, henüz inşaat halindeyken gezdim. Muazzam büyük, ferah ve keyifli bir yer olacak. En güzel tarafı da Ankaralılar için önemli olan üç ayrı konsepti bir araya getirmesi. 7. Cadde'yi, Tunalı Hilmi Caddesi'ni ve AVM kolaylığını buluşturuyor. Asıl sürpriz ise pek çok markanın ilk kez başkente geliyor olması. Harvey Nichols zaten başlı başına bir olay. Ankaralı genç kızlar da Paris Hilton butiğinden çıkmayacaklar eminim. Bekliyoruz heyecanla...