AKŞAM GAZETESİ | Ali Ulusoy | 2009-07-04
İktidar Partisi Grup Başkan Vekili CMK'daki yeni değişikliğin Genelkurmay Başkanı'ın doğrudan sivil mahkemede yargılanabilmesinin önünü açmadığını ileri sürmüş. Gerekçe olarak da, darbe girişimi gibi 'Meclis' ve hükümete karşı işlenen suçlar'ın 'askeri mahalde' işlenebilen suçlar olmadığını söylemiş.
Söylediği hukuken doğru değil.
Bu tür suçların 'askeri mahalde' yani askeri alanlar dahilinde niçin işlenemeyeceğini anlamak mümkün değil. Kaldı ki yeni değişikliğe göre 'asker kişiler' bu tür suçları nerede (hangi mahalde) işlerse işlesin, sivil savcı tarafından özel yetkili sivil ceza mahkemesi önüne çıkarılabiliyor. Üstelik buradaki 'asker kişi' ifadesi Genelkurmay Başkanı'ı da içeriyor.
Somut bir örnek vereyim:
Genelkurmay Başkanı basına açıklama yaptı ve bu açıklamada terör veya güvenlikle ilgili bazı taleplerinin karşılanmaması nedeniyle hükümeti dolaylı olarak eleştirdi diyelim. Yeni değişiklikten sonra bir sivil savcının bu açıklaması nedeniyle Genelkurmay Başkanı'ı doğrudan ifade vermeye çağırmasına, darbe girişimi gibi hükümete karşı işlenen suçlar kapsamında Silahlı Kuvvetler'in en üst komutanını direkt olarak sivil ceza mahkemesi önüne çıkarmasına hatta tutuklanmasını istemesine hukuki bir engel kalıyor mu?
Yanıt çok net ve açık: Kalmıyor!
İşte sorun da burada. Darbe girişimi sayılabilecek hiçbir ciddi fiil olmasa dahi, 'işgüzar' bir savcının silahlı kuvvetler komuta makamını sivil bir mahkeme önünde birkaç yıl sürebilecek bir yargılama süreciyle muhatap etmesine imkan veriyor. Eğer Cumhurbaşkanı imzalarsa bu konuda yeni hukuki durum son derece net.
Yeni değişikliğin bu çarpıcı sonucunu AKŞAM (bu köşe) ve Habertürk gazetesi dışında basında kimsenin fark edememiş olması da ayrıca dramatik...
Bu işte bir 'güvensizlik' mi var?
Kafama takılan soru şu:
Kamuoyu sanıyordu ki Başbakan ile Genelkurmay Başkanı arasında herhangi bir güven sorunu yok. Bir süredir verilen izlenim şöyleydi: Askerle uyum içinde çalışan, hassasiyetlerine önem veren bir Başbakan. Siyaset alanına saygılı, sadece terör ve güvenlik sorunlarına yoğunlaşmış, kendi işine bakan bir Genelkurmay.
Peki ne oldu da bu izlenim yerle bir oldu?
Teamüllere ters biçimde, bir 'geceyarısı oldubittisi' ile Genelkurmay Başkanı'nı doğrudan sivil mahkemede yargılanma 'tehdidi' altına sokmaya gerek var mıydı? Bu uyumu bozan tek neden Genelkurmay'ın 'sahte' dediği bir belgenin Başbakanca 'gerçek' olduğuna inanılması mı?
Realist olmak gerekirse, Genelkurmay Başkanı'na karşı bu 'dozda' bir 'müdahale' sadece ve sadece, kendisine karşı siyasi iktidarın bir nedenden dolayı 'güvensizlik' duyması halinde söz konusu olabilir. Acaba bu 'neden' ne? Bu ağırlıkta bir müdahalenin durup dururken olması mantıklı değil.
İnşallah yanılırım...
NOT: Geçen haftaki yazımda 1982 Anayasası için yapılan referandumda kabul oylarını yanlışlıkla %96 olarak yazmışım. Doğrusu %92 olacak. Düzeltir ve özür dilerim. Ancak bu kabul oranı da bu referandumla halkın 12 Eylül İhtilali'ne onay verdiği gerçeğini değiştirmiyor.