AKŞAM GAZETESİ | Nagehan Alçı | 2009-07-18
Yine yollardayım. Bu kez sizi de benimle birlikte dolaştırmak niyetindeyim. Bir süreliğine İran'ı, ABD'nin hesaplarını, Rusya'nın pozisyonunu, fotokopi darbe planlarını ardımda bırakıp Avrupa'nın çeşitli noktalarında 'başka yaşamlar'a bakacağım. 'Bu da nereden çıktı?' diyenler için en iyisi baştan anlatmak: Ben bundan birkaç ay önce bir projeye kalkıştım. Dört kişilik bir ekip kurduk ve bir karavan kiraladık.
***
Son genişlemelerle üye olan 10 AB ülkesini başkentlerine gidiyoruz ve o kentlerde belgeseller çekiyoruz. Oraların nasıl şehirler olduklarına, AB üyeliğinden ne kazanıp ne kaybettiklerine, oralıların Türkiye deninde akıllarına ne getirdiklerine bakıyoruz. 10 bölümlük seri eylülden itibaren Sky Türk'te yayınlanacak. Zaman zaman Sofya'dan, Prag'dan, Vilnius'tan yazdığım yazılar bu yüzden...
***
Şimdi de rotamız Macaristan, Slovenya ve Slovakya. Tabii arada başka kaçamaklar da yapıyoruz Üç gün önce Budapeşte'ye geldik. İstanbul'un 35 derece sıcağından askılı elbiselerle şehre indik. İndik de az kalsın bizi otele götürecek taksiye dahi binemiyorduk. Bir soğuk, bir yağmur... (Hava durumuna bakmış olsak da insan yaz havasından öyle kolay çıkamıyor. Buyrun deneyin!)
***
Gördüğümüz kadarıyla Budapeşte fazla estetize edilmiş bir şehir. Burayla ilgili dantel gibi işli binaları ve köprüleri gösteren kartpostalları bilirsiniz.. İşte o görüntüler insanda beklentiyi artırıyor. Evet, Tuna üzerinde güzel yedi adet köprü ve şehirde barok, gotik, Roman tarzlarını birleştiren göz kamaştırıcı binalar var ama Budapeşte düşük enerjili ve gri bir yer. Bunda fazlasıyla ciddi görünümlü ve hayatta inisiyatif almaktan ölesiye korkan Macarlar'ın da payı büyük.
***
Sonuçta üç gün boyunca yağmur altında geçirdiğimiz Budapeşte günlerinden aklımızda Tuna Nehri, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu geçmişi ve meşhur saunalar dışında pek bir şey kalmadı. Meşhur gulaş yemekleri ise (Macarlar çorba, Çekler yemek olarak yapıyor) tam bir hayal kırıklığı!
***
Üç günün ardından karavanımıza atladık ve bu kez de rotayı Slovenya'nın başkenti Ljubljana'ya çevirdik. 7 saatlik yolun ardından şehre vardık. Bir de ne görelim? Şiir gibi bir yer! Nefis bir nehrin üzerinde minik minik köprüler, kenarda gençlerin tıklım tıkış doldurduğu kafeler, tepede tüm şehri gören tarihi bir kale, güler yüzlü insanlar...
***
Bu şehri bu kadar sevmemiz biraz da ondan hiçbir şey beklemememiz sayesinde oldu herhalde. Sonuçta ilk yarım saatte tüm ekip Ljubljana'ya ve Slovenler'e adeta aşık oldu. Öyle ki dünyada telaffuzu en zor şehir ismini bile sular seller gibi söyler hale geldik. (Libuana olarak okunuyor ve 'sevilen' anlamına geliyormuş).
***
Slovenya hepi topu 2 milyonluk bir ülke. Başkentte ise yalnızca 250 bin kişi yaşıyor. Ne telaş var, ne gürültü. Her şey az ve öz. Slovenler de dünyanın en dışa dönük ve çok dil konuşan insanlarıymış meğer.
***
Buradan sonra istikamet Krakow (Polonya) ve Viyana üzerinden Slovakya'nın başkenti Bratislava. Arada bir de küçük bir Venedik kaçamağı yapacağız. Daha anlatacak çok hikaye var!