AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-07-18

kategori2

Din ve yaşam coşkusu

Son zamanlara birçok farklı yönden konu gündeme geldi. Hürriyet'te Ahmet Arsan 'türbanlı kadınlarla kim evlenecek?' sorusunu yaygın tartıştırdı. Ayşe Arman türbanı tercih eden kadınların hayatta yaşamış olabileceklerini araştırdı. Günün anlam ve önemine uygun biçimde sayıları artmış olan türbanlı yazarlar hayata dair birçok konuyu ele alıp tartışıyor.
Zengin dindarlar ile fakir dindarlar arası temelde sınıfsal olan farklar ve hayata bakışlarındaki çatışmalar hayli fazla yazılır oldu.
Bütün bunlar normal, iyi güzel de hepsinin temelinde nedense açıkça ifade edilmekten kaçınılan aynı sorunsal var. Bundan kaçınılması mahalle baskısından korku veya insanın kendine bazı şeyleri itiraf etmesinden duyulan ürküntü olabilir. Ama ben soruyu direkt soracağım: Dine uygun yaşamı seçmiş özellikle gençler bu tercihlerini, hayatı yaşamaktan duyulması gereken mutluluk ile (Joie de vivre) ile nasıl bağdaştıracaklar?
Çok basit bir soru ama hayati önemde bir soru aynı zamanda. Birçok genç insan özellikle genç kızlar bu soruya tatmin edici bir cevap bulunamadığı takdirde mutsuz olmayı sürdürecekler.
Ayşe Arman bu mutsuzluğun detaylarda nasıl yaşanabileceğini (örneğin denize girip suyu tenine hissedememek gibi) yazdı. Bir insana dinin vereceği coşkuyu hayatın diğer coşkularıyla bağdaştıracak, bunları birbirleriyle uyumlu kılacak formül bulunmalıdır. Bu tür soruları soranın zaten dinle alakası olmadığını dolayısıyla meseleyi anlayabilecek durumda olmadığını söylemek sorunu geçiştirmeye de yetmemektedir.
Bilimsel bir formül peşinde değilim ve 'Kutsal kitap böyle yazıyor. O zaman da mecburen böyle olacak' kuralının da bazen insana yetmeyebileceğini biliyorum.
Genç bir kız düşünün; arkadaşları güzel kıyafetler giyiyor, eğleniyor, erkek arkadaşlar buluyorlar, aşık oluyorlar. Cinselliği yoğun düşünüyorlar hatta Jouissance düzeyinde (Başka her türlü düşünceyi kafalarından silecek düzeyde cinsel coşku) hissedip düşünebiliyorlar. Şimdi bu insanlardan siz sadece kafasını bağlamaktan ve tercihinden duyduğu mutlulukla yetinmesini bekleyemezsiniz. Bekleyebiliriz deniliyorsa eğer, mutluluğun nasıl sağlandığını da konuşalım hep birlikte ve öğrenelim.
Sadece dindarlara özgü bir sorun değil bu. Hepimizin ortak sorunu. Ortada bir sorun olmasaydı 'Türbanlı kadınlarla kim evlenecek?' sorusu da ortaya atılmazdı veya zengin dindarların yaşam stiline kıskançlık/öfke karışımı duygular beslenmezdi.
Veya yine Ahmet Arsan'ın daha önce yazdığı gibi İslami kesime özgü diskotek filan açılıp buraya sadece kadınların alınması yoluna da gidilmezdi.
Ahmet Arsan ve arkadaşı o diskotekten çıkınca gülmüşler. Ben ise üzüldüm. Genç bir kızın hayatını biraz da kendisini kapıp koyuvererek yaşaması ihtiyacının engellendiğini düşünmüştüm.

DİN VE BEYİN
Kötü niyetli insanlar bu konunun dine karşı bir söylem olduğunu söyleyeceklerdir. Ama beni tanıyanlar böyle bir şeyi benim yapmayacağımı bilir. Ben inancın hayatın içinde olmasını ve hayatla birlikte akmasının gerektiğine inanan bir insanım. Son günlerde gündeme taşınan sorunlardan dolayı bu konu üzerine yüksek sesle düşünmek ve de konuşmak gerekiyor diye düşünüyorum.
Gazi Özdemir'in 'Din ve Beyin' başlıklı bir kitabı var. Konuyla ciddi bir biçimde uğraşmış ve özetle dinin insana sevgi ve huzuru, beynin de sevgi ve huzuru önerdiğini, dolayısıyla din ile beyin arasında tam bir çakışma olduğunu ve dinin önerilerinin insan beynine yettiği sonucuna varmış.
Samimi söylüyorum; keşke mesele bu kadar basit olabilseydi... Keşke beynin bize önerdikleri sadece sevgi ve huzurdan ibaret olsaydı... O zaman dünya birçok mutlu insanla dolu olurdu. Ama durum böyle değil. Bunu biliyoruz. Beyinlerimiz bize bazen huzursuzluğu da öneriyor. 'Çılgınlık yap' diyor, 'Uçuk yaşa' diyor, 'Seviş' diyor, 'Kendini kaybet' diyor.
Özellikle genç insanlara bunu daha yoğun söylüyor. Keşke başlara bağlanan türban beynin o aykırı konuşmalarını durdurmak gücüne sahip olsaydı... Son zamanlarda gündeme gelen tartışmalardan anlıyoruz ki; özellikle türbanlı genç kızların beyinleri var güçleriyle konuşmalarını sürdürüyorlar.
Beyin ve dinin ilişkisi özellikle 1997 yılının sonuna doğru bilim insanlarının yoğun ilgisini çekmeye başladı. O günleri hatırlayanlar, beyinde 'Tanrı noktası'nın keşfedildiği haberinin çıktığını bilirler.
Bazı din karşıtı yorumcular bunun aşırı dindarlığın epilepsi hastalığına benzeyen bir sendrom, beynin çalışmasında bir deformasyon olduğunu söylediler.
Ama dindarlar da o 'Tanrı noktası'nın insan beynine yaratıcı tarafından Tanrı'yı ve dinini algılaması için konulduğunu söylediler.
Bu şekilde tartışılınca meselenin bir çözüme ulaştırılamayacağı belliydi zaten. Nitekim insan beyninin dini düşündüğünde ne tür değişimler geçirdiği hala daha araştırılıyor.
Bu bizim meselemiz açısından çok önemli. Çünkü eğer din ve Tanrı düşüncesinin beynin çalışmasını tamamen değiştirdiği ortaya bilimsel olarak çıkarsa özellikle türbanlı gençlerin bazı hayat mutluluklarından mahrum oldukları endişesi de ortadan kalkabilir...
Bu konuda bir çalışma da var. Meditasyon yapan ya da dua eden insanların o sırada beyinlerinin MR'ını çekmişler ve insanın kendisini düşünmesine, kendisine yoğunlaşmasına yol açan bölümünün kırmızı renkte olmadığını görmüşler. Yani dua sırasında veya meditasyonda insanın beyni sakinleşip sessizleşiyormuş.
Bu önemli bir çalışma. Dindar olmaktan ve Tanrı fikrinden duyulan coşkunun hayatta her şeyden daha önemli olabilmesi sürecini de belki açıklıyor olabilir ama beyinlerini sakinleştirmek ve sessizleştirmek istemeyen gençler de varlar ve hep olacaklar.
Kimseye türbanını çıkar denilemeyeceğine göre bu insanları dinlerini 'Joie de vivre' ile birlikte uyumlu bir şekilde yaşayabilecekleri yöntemi de bulmalıyız. Zor ama imkansız bir iş olmaması gerekiyor bunun. İnşallah özellikle türbanlı yazarlardan bize yol gösterecek yazılar gelir. Bu konuda  acilen konuşmaya, diyaloğa ihtiyacımız var.
(Bu yazıyı yazmak için belki bir çıkış ışığı görürüm diye yüzlerce sayfa yazı okudum. Maalesef Zizek de bu konuya girmiş bir meseleyi çözümlemek için. Zizek okuma kararı verilmesi insanın hayatını uzatmak için bir toplama kampının toplu duş alınan bölümünde yıkanma kararı vermesine benziyor. Onu okuduktan sonra meseleyi anlayacağınız varsa bile anlayamamaya başlıyabiliyorsunuz.
Ben onu okumayı Kant'ın şematize olmayan acı kavramından bahsetmeye başladığı an kestim... Konuyu daha okuyacağım. Sonuçları size rapor edeceğim arada bir...)