AKŞAM GAZETESİ | Ali Ulusoy | 2009-07-18

kategori2

Sorun değil bilim üreten üniversite (2)

Üniversiteyi 'kazanma' sorunu bitiyor mu?
ÖSS puanlarının açıklanmasının ardından yüz binlerce öğrenci bugünlerde üniversite tercihi yapma telaşında.
Vakıf üniversitelerinin çoğalması ve genel olarak üniversite kontenjanlarının artması orta hatta kısa vadede iki önemli sonuç doğuracak:
Eskiden belli bir meslek sahibi olabilmek ve mezuniyet sonrası iş bulabilmek için o alanda eğitim veren herhangi bir bölüme yerleşmek yeterliydi. Bu bölümün hangi üniversitede olduğunun çok da önemi yoktu. Avukat veya hakim olmak istiyor idiyseniz zaten sayıları sınırlı herhangi bir hukuk fakültesine girmeniz yeterliydi. Öğretmen olarak atanmanızı herhangi bir üniversitenin ilgili bölümünü bitirmeniz otomatik olarak sağlayabilirdi.
Ancak vakıf üniversitelerinin çoğalması ile hukuk, mühendislik ve tıp gibi klasik meslekler dahil her alanda eğitim veren bölümlerin sayısı ve kontenjanları çok arttı.
Örneğin 10-15 yıl önce ÖSS'ye giren yaklaşık 1,5 milyon öğrenciden sadece 40 bini için üniversitelerin meslek ya da iş sahibi yapma potansiyeli olan bölümlerinde yer bulma şansı var iken; bugün bu şansı bulma imkanı 7-8 kat artmış durumda.
Bunun ise anlamı şu:
Artık bundan böyle üniversiteyi kazanma diye bir sorun olmayacak. Sadece 'iyi üniversiteye girebilme' diye bir sorun olacak. İsteyen herkesin, ekonomik durumuna, coğrafi tercihine göre gidebileceği ve okuyabileceği bir bölüm mutlaka bulunacak. Ancak üst seviyede kaliteli eğitim veren üniversitelerde her zaman az yer olacak. Bundan sonrasında asıl mücadele işte bu 'top' üniversitelere giriş için verilecek. Tıpkı ABD'de herkese ve her 'keseye' uygun binlerce üniversite bulunmasına karşın, Harvard, Yale, Stanford gibi 'top' üniversitelere giriş için büyük bir yarış olduğu gibi.
Bu olgunun bir diğer sonucu da, bundan böyle üniversiteler arasında büyük bir rekabet yaşanacağı. Bu rekabet hem vakıf üniversitelerinin kendi arasında hem de devlet ve vakıf üniversiteleri arasında olacak. Bu yarışta vizyon sahibi olabilen, ileriyi görüp ona göre pozisyon alabilen üniversite diğerlerinin önüne geçecek. Bu rekabetin sağlayacağı 'doğal seleksiyon' sonucu ise, üniversiteler kalitelerine göre 2 veya 3 kategoriye ayrılacak. Futboldaki 1. Lig, 2. Lig ve 3.Lig takımları gibi. 1. Lig'tekiler en iyi öğrencileri çekmek için yarışırken, 3. Lig'tekiler kontenjanlarını doldurabilme ve mali yönden ayakta kalabilme yönünden yarışacak.
Bu yeni dönemde YÖK'ün misyonu da değişecek. YÖK'ün temel işlevi, üniversiteler arasında adil bir rekabeti sağlamak olacak. Yani bir tür 'rekabet hakemliği'.
Ancak YÖK'ün bu işlevine yoğunlaşabilmesi için öncelikle bir geçiş döneminde yüksek öğretimde 'Üniversiteye Giriş Sistemi' dahil tüm sistemi makul bir düzene oturtması gerekiyor. Örneğin MEB ile işbirliği ile 1. Sınavı temel lise müfredatını bilmenin ölçüleceği bir 'Lise Yeterlilik Sınavı'; 2. Sınavı ise, ilkinden yeterlilik alanlar için salt bir 'Üniversiteye Yerleştirme Sınavı' olarak kurgulamak mantıklı görünüyor.
Tabii bu arada YÖK, 'bilim' değil 'sorun' üretmeye odaklanmış geçmiş dönemlerin biriktirdiği ağır enkazın altında ezilmezse...