AKŞAM GAZETESİ | Türe Özçelik | 2009-07-18
35 yıl boyunca acı çeken, aşağılandığını düşünen asker çocuğuna rastlamadım. Hepsi de babalarıyla gurur duyar.
Ç ocukluğum ve gençliğimin yazları askeri kamplarda geçti. Şaşaadan uzak, düzenli ve tertipli yaz tatili alışkanlığım bundan olmalı. Temiz deniz, şemsiyeler, tabldot yemekler ile abartıdan uzak müzikli cumartesi akşamları, askeri kamplardan aklımda kalanlar. Astsubay ve subay kamplarını, denizde ip üzerinde sıralanan mantar şamandıralar ayırırdı. Subay bölümüyle generallerinkini de öyle. Tüm kamp alanı ise güvenlik amacıyla bugünkü sitelerde olduğu gibi tel örgü ile çevrelenirdi. Deniz aynı deniz, kumsal aynı kumsal. Astsubaylarda şezlonglar ahşap olurdu, subaylarda plastik. Generallerinki ise kolay taşınsın diye tekerlekli ve plastikti. Masa örtüleri astsubaylarda düz beyaz renkte, subaylarda eteği çizgiliydi. Generallerde ise eteği çizgili ve masa ortasına yerleştirilen iki sap çiçekten ibaretti. Tabldotta çıkan yemekler aynı olurdu. Servisi asker garsonlar yapardı. Sonraları astsubay ve subaylarınki self servis oldu. Generallere garson servisi sürdü.
***
Çocuk aklımızla hep o mantarların öbür yanını merak ederdik. Mantar koyulmuş ya, geçmek yasak ya, illa ki göreceğiz. Deniz aynı deniz de olsa astsubay çocukları subayların bölümünde, subay çocukları da generallerin denizinde yüzmek isterdi. Oralarda yüzdükten sonra sıra hemen bitişikteki sivillere ait olan İller Bankası'nın kampına gelirdi. Tel örgülerden gizli atlayacağız derken kan revan içinde kalırdık. Yasakları aşmaktı cazip olan.
***
Ordunun içinde sadece 18 ay askerlik için bulunanların ahkam kestiği gibi değildi durum. 35 yıl süresince masa, sandalye ayrımından dolayı acı çeken, aşağılandığını düşünen asker çocuğuna hiç rastlamadım. Asker çocukları için, meslek değil bir yaşam şeklidir askerlik. Bu yüzdendir ki büyüyüp kocaman adamlar olduklarında, aynı yaşam şeklinden gelenleri hemen anlar, hissederler. Ayrıca hiçbir profesyonel askerin kendisi ve evladı acı çekerken, aşağılanırken orduda kalma zorunluluğu yoktur. Bu yaşam şeklini özümseyemiyorsa bünyede fazla kalamaz zaten. Verir istifasını gider.
***
Sivil kurum ve kuruluşlarda hizmet veren ofis çalışanları, nasıl daha çok eğitim almış, daha çok dirsek çürütmüş, iki lisanı ana dili gibi konuşan genel müdürü ile aynı haklara sahip olamıyorsa, biz asker çocukları da bunun ayırdındaydık. 20 tane rütbe vardı, elbette sicili 'en iyi' olan yönetecekti. Ordu disiplin ve hiyerarşi olmadan devletinin bağımsızlığını koruyamaz, bekasını sağlayamazdı. Biz bu hiyerarşiyi kabullenmiştik. Çevrede bunu aşağılık duygusuna dönüştürmeye çalışan, kötü niyetli kimseler de olmadığından biz çocukların hiçbir rahatsızlığı yoktu.
***
Bir genel müdür çocuğunu işyerine getirdiğinde, birlikte yönetim katında yemek yerken, hangi işçi 'benim çocuğum da sizin katınızda yemeli' diyebilir? Üstelik yönetim katı yemekleri genellikle baklava-börek olur. İşçininki ise tabldottur.
Şimdi çıkıp bir işçi hani demokrasi, hani hukuk dese 'Ne alaka' diyenler olmayacak mı? Kaldı ki, asker aileleri arasındaki ayrım asla bir üst düzey yöneticinin ailesi ile işçinin ailesi arasındaki gibi böyle kırmızı çizgilerle çizili değildir. Arada böylesi bir uçurum asla olmamıştır.
Aslında memlekette uçurum çoook... Demokrasi, adalet, hukuk, insan hakları dendiğinde neden ilk olarak Türk ordusu yazarların aklına düşer de, diğer eşitsizlikler konu edilmez kim bilir? Bu eleştirileri yazma özgürlüğünü dahi Türk ordusuna borçlu olduklarını nasıl unutur, konu sıkıntısı çektikçe orduya sataşan yazarlar!