Bizim her cuma toplanan bir grubumuz var. Bu kış, birkaç gazeteci arkadaÅŸ kendi aramızda sohbet ederken buluÅŸmalarımızı düzenli hale getirmeye karar verdik. BaÅŸka gazetecileri de davet ederek katılımı çoÄŸaltmayı amaçladık. İstedik ki farklı yerlerde çalışan meslektaÅŸlar bir araya gelelim, eski kuÅŸak tecrübelerini anlatsın, yeniler soru sorsun, dünya ve Türkiye üzerine sohbet edelim, birbirimize fikir danışalım ve tabii bütün bunları da keyif alarak, eÄŸlenerek yapalım.
Bilirsiniz, Hıncal Uluç yıllardır yazar. Sabah'taki meslektaÅŸlarıyla ancak asansörde karşılaşınca görüÅŸtüÄŸünden yakınır. Plaza gazeteciliÄŸi medya mensupları arasında teması öldürdü maalesef, Babıali'deki buluÅŸma-toplantı geleneÄŸi yok oldu.
Aslında bizim cuma yemeklerimizin de bu baÄŸlamda ta Osmanlı'daki meÅŸveretten farkı yok. O zaman da bir meclis toplanır, farklı konumdaki insanlar bir araya gelirlerdi... Sadrazamların evlerinde gerçekleÅŸen bu buluÅŸmalarda Osmanlı'nın önde gelenleri sohbet ederdi.
Bu geleneÄŸin yansımalarını ileriki yıllarda da görmek mümkün oldu.
Mesela 80'lerde Bebek Bar toplantıları meÅŸhur olmuÅŸtu: Mehmet Barlas, Hasan Pulur, Güngör Uras, Oktay EkÅŸi, rahmetli Yılmaz Çetiner gibi gazeteciler Vehbi Koç, Sakıp Sabancı, Feyyaz Tokar, Åžarık Tara, Vitali Hakko gibi iÅŸ dünyasından isimlerle buluÅŸurlardı... Bu toplantılar yıllarca devam etti...
Bir de BeyoÄŸlu'nda buluÅŸan ve edebiyatçıların oluÅŸturduÄŸu 'Demciler Akademisi' vardı: Her Cuma öÄŸlen Çiçek Pazarı'nda buluÅŸan isimler Cevat Çapan, Naci Güçhan, Turgay FiÅŸekçi, Fethi Naci, Turhan Günay, Mustafa Alabora, Tunç BaÅŸaran ve Aydın Boysan gibi isimlerdi.
Bu isimler de öÄŸlen rakı içerek muhabbet ederler. Onlar bir dönemin canlı tanıklarıdır ve bu sofralarda gelecek kuÅŸaklara deneyim-birikim aktarılır.
Bizim yaptığımız da bu buluÅŸmalardan çok farklı deÄŸil. DediÄŸim gibi, Osmanlı'dan gelen Babıali'de süren bir geleneÄŸi devam ettirmek.
Doğrusu, Serdar Turgut'un rahatsız olduğu ve bir daha katılmayacağını beyan ettiği bu yemeklerdeki narsistik kişilik krizinin ne zaman vuku bulduğunu bilemedim.
Benim için fark etmez zaten, ama açıkçası Hıncal Abi adına üzüldüm. Çünkü o bütün bunları aÅŸmış, ego hesaplarını ve tatminlerini geride bırakmış biri. Kaldı ki, 'Narsist olsa ne olur' diye düÅŸünmedim de deÄŸil. Ben her zaman için Hıncal Uluç'u bir zenginlik olarak görürüm; modern gazete yazarlığında devrim yapmıştır, bugün yer yer kızsam da görüÅŸlerine katılmasam da onunla iletiÅŸimi önemserim, onunla sohbetten beslenirim.
Her ÅŸey bir yana, Serdar Turgut'un yemeklerimize katılmama kararına saygı duyuyorum. Ben onun bağımsız bir birey olarak kalma çabasını, herkesten farklı bakış açısını her zaman takdir ederim, üstelik anlarım. İkimizin de ortak motto'su 'Bizi üye kabul eden hiçbir kulübe katılmamak'tır, bir de bu var.
Ama beraber yediÄŸimiz yemeklerde bir kulüp üyeliÄŸi yok ki zaten... Dahası herkes zaten kendi başına birey. Üstelik herkes bir isim, herkesin bir tarzı var, kendine böre bir egosu var. Serdar Turgut da 'Benim egom yok' diyemez zaten. Ama buna raÄŸmen bahsettiÄŸi türde bir narsizm krizi göremedim ben.
İstediğimiz sadece arkadaşımız dediğimiz insanlarla bir araya gelmek, birilerini bilgisayar ekranının başından kaldırıp sohbet etmek, tanımak.
İşte tam da bu sebepten Serdar Turgut'un 'vedasını' inandırıcı bulmakta zorlandım. Ben kendi adıma ikna olmadım. Masamızdaki baÅŸka arkadaÅŸların da ikna olduÄŸu konusunda ÅŸüphelerim var.
Tabii, yemeklerimize katılmamanın asıl baÅŸka bir gerekçesi varsa onu bilemem.
236 metre yukarıda akşam yemeği
Dedik ki 'Paranın satın alamayacağı tecrübeler yaÅŸamamız lazım' ve bu amaçla yola çıktık. İstesek de bir daha tekrarlaması zor bir akÅŸam yaÅŸayalım, aklımızda kalsın... İlk organizasyonu da yaptık: İstanbul'un en yüksek binası Sapphire'in tepesinde yemek...
'AkÅŸam ne yapıyorsun' diye soranlara Sapphire'e gideceÄŸimi söylediÄŸimde herkes bana 'Aaa orası açıldı mı' dedi.
Açılmadı, zaten bu yüzden 'paranın satın alamayacağı' bir tecrübe. Yaklaşık bir senesi var inÅŸaatın her türlü ayrıntılarıyla tamamlanmasının. Altı alışveriÅŸ merkezi, üstü rezidans: Hayranlık duyduÄŸum TabanlıoÄŸlu Mimarlık'ın elinden çıkan şık ve estetik bir gökdelen.
Binanın sahipleri de bizi kırmadı, 236. metrede, 54. katta bir akşam yemeğimize fırsat verdiler...
Åžef Carlo Bernardini, üç Michelin'li restoranlarda olabilecek bir mönü hazırlamış. Gerçekten çok özenli, kusursuz bir servis vardı. Sarafin'in Fume Blanc'ı eÅŸliÄŸinde İstanbul'a en tepeden bakarak çok güzel bir akÅŸam geçirdik.
Bu zirve noktasından açık bir havada UludaÄŸ'ı bile görebiliyorsunuz. Marmara Denizi bir nehir gibi görünüyor. Åžehir ayaklarınızın altında ve her yere, her ÅŸeye hakimsiniz. Eminim, gökdelende yaÅŸayacak olanlar iyi bir dürbün veya teleskopla ÅŸehri izlemenin keyfine doyamayacaklar.
Bu tecrübe eÅŸsiz dedim tabii, ama 54. kat Sapphire tamamlandığında bir restoran olarak hizmet verecek. KuÅŸkusuz ÅŸehrin en cazip noktalarından biri olacak. Yine de inÅŸaatın arasından yukarı çıkıp bu manzarayı önceden görmek insana kendisini ayrıcalıklı hissettiriyor.