AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-07-24

kategori2

Mare Nostrum

Beni çok etkileyen kitaplardan 'Camera Lucida'da Roland Barthes fotoğraf sanatına ilgisinin Napoleon'un en küçük kardeşi Jerome'un 1852'de çekilmiş bir karesini görmesiyle başladığını anlatır: 'O anda bugüne kadar hiç azaltamadığım bir hayretle 'Bunlar İmparator'a bakan gözler' diye düşündüm. Ama hiç kimse benimle aynı heyecanı paylaşmıyordu, hatta anlamıyorlardı bile. Hayat böyle küçük yalnızlık kırıntılarından ibarettir...'
Önceki akşam Bora Gezmiş'i televizyon ekranında idam edilen kardeşi hakkında konuşurken izlerken 'Bunlar Deniz Gezmiş'e bakan gözler' diye içimden geçirdim  ben de.
Çok eskiden, babamın ilkokuldan kalma hatıra defterini bulduğumda çocukluk arkadaşı Yusuf Aslan tarafından yazılmış bir sayfa görüp, ertesi gün okuldaki arkadaşlarıma anlattığımda da hiç kimsenin benim heyecanımı paylaşmadığını görüp hayal kırıklığına uğramıştım.
Bora Gezmiş'i izlerken, babamın hatıra defterini de düşündüm. Ve yine hiç kimsenin benimle aynı heyecanı paylaşmayacağını...
Yıllardır, hayatını kaybetmiş toplumsal figürlerin yakınlarının ekrana çıkıp onların ölümlerini anlatmaları içimde şaşkınlıkla beraber ürperti uyandırır. Oğlunu, kardeşini kaybeden birinin televizyon kameraları önünde dönem dönem aynı acıyı yaşamaları, ekleyecek yeni hiçbir tarafı olmayan bir hikayeyi anlatmaları garibime gider.
Yadırgama anlamında söylemiyorum. Bunun kolay bir iş olmadığını düşünürüm; insanların ölenlerin ardından dağılmadan konuşabilmelerini, bunu herhangi bir olay gibi serinkanlı anlatmaları kafamı karıştırır.
Yıllar önce oğlu intihar eden bir anneyle aynı masada oturuyordum ve bu olaydan en ince detaylarına kadar kelimeleri hiçbir şekilde aksamadan, hiçbir mantık hatası olmadan, sanki bir filmden ya da bir başkasının oğlunun ölümünden bahseder gibi bahsetmesi dikkatimi çekmişti. O zaman da, tıpkı bugün toplumsal figürlerin, kahmanların ardından konuşan yakınlarını izlediğim gibi dehşet içindeydim.
'12 Mart' belgesini ilk kez izlediğimde de baba Cemil Gezmiş'in oğlu Deniz hakkında konuştuğu bölümleri izlerken de aynı his kemirmişti içimi.
O an kendi oğlundan değil de Deniz Gezmiş adlı bir kahramandan bahseder gibiydi. Çocuklarını kaybeden ailelerde böyle bir yabancılaşma oluyor galiba.
Hele hele hayatı boyunca 'Deniz Gezmiş'in babası' ya da 'Deniz Gezmiş'in ağabeyi' gibi ağır bir yükü taşıyacak aile bireyleri için... Hayatları boyunca bu yükten kurtulamayacak, her an o efsanenin parçası olarak anılacak, belki bir şaka bile yapamayacak, beden diline dikkat etmek zorunda kalacak, o efsaneye gölge düşmesin diye uğraşacaklar.
O 'Aman yanlış anlaşılır mı' korkusu yok mu işte...
Hayatlarını istedikleri gibi yaşamalarının önündeki en büyük engel bu galiba; toplumsal bir efsaneye layık olarak yaşabilme zorunluluğu, bu zorunluluğun insanı kıstırmasının yüküyle yaşamak kolay olabilir mi?
Ya her sene televizyonda 36 yıl öncesine geri dönüp aynı sözleri anlatıp anlatıp hiçbir şeyin değişmediğini görmek?
Galiba insanın sadece kendisine yabancılaşmasıyla mümkün.
Bunlar Deniz Gezmiş'e bakan gözler... Ve hayat hep böyle küçük yalnızlık anlarından ibaret.