AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-07-24

kategori2

Başbakan-Doğan savaşı bitti

Yerel seçimde AKP'nin kaybettiği oy oranının ardından Başbakan Erdoğan'ın Doğan Grubu'yla masaya oturacağı, bir şekilde seçim öncesi şiddetlenen kavganın biteceğini tahmin etmek zor değildi. Tek istisna vardı: Recep Tayyip Erdoğan'ın sağının solunun belli olmaması. Normal şartlarda bu durumdaki bir Başbakan'ın Hürriyet'i karşısına alması beklenemez. Ama Erdoğan bu ya, kimseyi dinlemeyip kavgayı sürdürebilirdi.
Erdoğan şaşırtmadı. Aynı durumdaki başka bir lider nasıl davranırsa, öyle davrandı.
Dün, Radikal gazetesine 'indirilen' bir aracı sayesinde Genel Yayın Yönetmeni'ne röportaj vermiş Başbakan Erdoğan. Gerçi röportaj deseniz röportaj değil; zaten 'Soru-cevap olmasın, sohbet havasında geçsin' diye talimat gelmiş Başbakan'dan.
Genel Yayın Yönetmeni'nin röportajı koparması da kolay olmamış. Ertelenmiş, uzun süre bekletilmiş, randevu saatine uyulmamış, iki arada bir derede konuşulmuş.
Koskoca basının geldiği noktaya bakın: Bir Başbakan koca Genel Yayın Yönetmeni'ni parmağında oynatıyor, düğün çıkışında koridorda konuşuyor, ayağına getiriyor ve o gazeteci de bundan gocunmuyor, işi pişkinliğe vuruyor. Ayıptır ve yazıktır. Bu bir karakter problemidir.
Ama bu röportaj birkaç açıdan anlamlı.
Daha evvel Başbakanlık'ta çalışan Radikal'deki aracının ne işe yaradığı, neden alındığı resmen ortaya çıktı. Demek ki bu işlere bakacak artık.
Bundan daha da önemlisi Başbakan Erdoğan'ın Doğan Grubu'nun bir gazetesine konuşarak daha evvel söylediği sözleri adeta yutmuş oluşu. İnsanları Doğan Grubu gazetelerini boykota çağırırken, uçağına yazarları çağırmazken, muhabirlerin akreditasyonunu iptal ederken bir anda Doğan Grubu olmadan yapamayacağını anladı.
Bundan sonra Erdoğan yeni bir strateji izleyecek demektir. Doğan Grubu'yla ilişkiler yeniden şekillenecektir.
Olumlu olan, Erdoğan'ın basınla kavga edilerek siyaset yapılmayacağını anlamış olmasıdır. Boykot çağrıları, halkı galeyana getirmek, bir medya grubunu batırmaya çalışmak yanlış stratejilerdi, nitekim elinde patladı.
Neden geri adım attığına gelince...
Aslında bu da ortada... Eskiden 'yüzde 47 arsızlığı' vardı, şimdi gerilen oy oranının yarattığı hezimet.
İçeriği hiç önemli olmayan dünkü röportajın tek anlamı bu kodlarında gizli. Başbakan güçsüzleşiyor, bunun farkında, bir çıkış yolu arıyor. Aylardır konuşulanların sağlaması oldu bu söyleşi.

Pavyondaki bakire
Oya Baydar, Ahmet Altan'ın 'pavyondaki namuslu kadın' tanımlamasına bozulup istifayı bastı. Ama bu iş burada bitecek gibi görünmüyor. Altan'ın çirkin metaforundan dolayı medyada bir cinsiyet ayrımcılığı başlayacak gibi.
Bir kadına bu şekilde hitap edilmesini kınayanlar, Baydar'ı haklı bulanlar var.
Oysa Altan'ın benzetmesi ne özgün ne de yeni. Yıllar önce bir başka gazeteci kendisini 'pavyondaki bakire' olarak tanıtmıştı ve bu benzetme o günden beri üzerine yapışıp kaldı.
Bakın o gazeteci, bu tanımlamanın doğumunu nasıl anlatıyor:
'Binbir entrikanın döndüğü, etik sözcüğünün 'yangında kırılacak' cam dolaplarda beklediği medyada kendimi 'pavyondaki bakire' gibi hissediyorum... Yıllar önce, bir iletişim konferasında, medyayı ve 'medyada kendimi' nasıl gördüğümü böyle anlatmıştım... Ben derdimi ifade edebilmiş miydim, bilmiyorum ama salondakiler bir hayli gülmüştü! Hemen yanımda oturan Uğur Dündar da, bir not yazıp önüme sürmüştü: 'Yarın konferans, bu sözler sayesinde yazılacak, bak görürsün'... Dediği gibi oldu, konferanstan yalnızca benim sözlerim, sözlerimin de 'pavyondaki bakire' kısmı alıntılandı... Ertesi yıl, yine bir konferansa çağrıldım. Salona girmeyi beklerken, bir öğretim üyesi yanıma geldi. 'Sizi hatırlıyorum' dedi, 'Siz genelevdeki masum kadınsınız'... 'Aman hocam' dedim, 'Daha o kadar düşmedim. Şimdilik pavyonda idare ediyorum...' Güldük...'
Kendisini 'pavyondaki bakire' olarak tanımlayan gazeteci medyayı takip edenlerin çok iyi bildiği gibi Ayşenur Arslan'dan başkası değil tabii ki.

Küçük bir film
Türk Sineması'nda herkesin büyük söz söyleme takıntısı var. İlla büyük meselelere, büyük insanlara, büyük konulara dokunmaları gerektiğini düşünüyorlar film yapabilmek için. Bir helikopter kalkması, bir patlama sahnesi, edebi replikler, politik çağrışımlar derken kendi kendilerinin klişelerini yaratıyorlar.
Oysa bir de küçük insanlar var; küçük hayatlar, küçük hikayeler... Tuğla gibi roman yazmayınca roman sayılmadığı gibi, küçük hikayeleri anlatan küçük filmleri de filmden saymama eğilimi var...
Bu dogmayı yıkacak bir Türk filmi izledim geçenlerde... 'Uzak İhtimal' sessiz ve derinden başarı yakalıyor, yurtiçi ve yurtdışında ödüller alıyor.
Vizyona girince uzun uzun hakkında konuşuruz, ama şimdilik şunu söyleyeyim: Beklemeye değecek  bir fim. Naif, Hıncal Uluç'un yazdığı gibi 'iddiası iddiasızlığında gizli' ve çok yalın bir film...
Küçük insanlar, küçük hayatlar üzerine küçük bir film. Ama çok güzel.