AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-07-24

kategori2

Siyasi derin düşünceler (Bıkkın adamın notları)

- 'Bütün liberal faşistler neden aynı anda hem sevimsiz hem de şişko olmak zorunda?'. Bu meseleye taktım. Sonunda tam bir bağlantı buldum. Her tür liberal faşistin aynı zamanda illa sevimsiz obez de olmasını sadece tesadüf ile açıklamak mümkün değildi. Bunu onların yemekte ve kinlerinde Dipsomani (dibine, sonuna kadar gitmek arzusu) ile açıklamaya karar vermek üzereydim. Ancak bin bir zahmetle kurmuş olduğum tüm teorik sistemi altın vuruşu ile çökerten bir isim geldi aklıma.
Keşke Erhan Göksel de diğerleri gibi bir liberal faşist olsaydı, o zaman elimde teorik fizikçilerin aradığı türden her şeyi aynı anda açıklayan mükemmel bir teori bulunacaktı.
O zaman hepimizin muhatap kalmak zorunda olduğumuz liberal faşistlerin tüm sevimsizliğini, tüm kinini, tüm ruhi ve fiziksel çirkinliğini sadece tek bir bütüncül teori ile açıklamam mümkün olacaktı.
Ama biliyorsunuz; Erhan Göksel, Ergenekon soruşturması çerçevesinde bir süre gözaltına alınmıştı. Sorgulamak için götürdükleri Emniyet binasının kapısından zor sığdırdılar içeriye. Dolayısıyla şu anda elimde sadece henüz yazılmadan bile yalanlanmış bir teori var sadece. Tarihin çöplüğü zaten bunlarla doluydu. Şimdi bir tane de ben eklemiş oldum tarihin çöplüğüne...

***
- Siyaseten kabız olan insanlardan içim çok bayıldı. Siyaseten doğruculuk felaketinin en son örneğini Ertuğrul Günay verdi. 'Bir zamanlar Zeki Müren ülkenin en büyük erkek, Bülent Ersoy ise en büyük kadın sanatçısı seçilmişti. Böyle absürd durumlar yaşadık' dedi. Tüm lafı bu kadar. Lafı ağzından çıkar çıkmaz aman bir panikledi, bir panik sergiledi, inanılacak gibi değil.
İnsan elinde olmadan, o ruh halindeki insanın panik atağının büyüklüğüne üzülüyor. 'Amacını aşan sözler' dedi o lafları için. Orijinal amacın neydi ki, o amacı nasıl aştın, bunlar belli değil.
Liberal faşist insanlar gibi o da anal retentif olduğundan siyasi hayatında hiçbir mizaha, biraz gülümsemeye yer yok. Bir zamanlar 'Aman doğru konuşayım yoksa solcuları kızdırırım' diyordu. Sonra solcuların yerini dinciler aldı. Onları da kızdırmamaya dikkat ederek konuşmaya çalıştı. Şimdi ise kızdırmamaya çalıştığı grup travestiler ve eşcinseller oldu anlaşılan.
Siyaseten doğrucu bir bedbaht yaşamın süregiden trajedisi hepimizin gözleri önünde yaşanıyor. Bu dünyada Ertuğrul Günay olmak çok zor olmalı. Çünkü bu berbat, rezil dünyada maalesef duyguları da bulunduğunu iddia eden birçok grup insan var. Hepsini aynı anda mutlu etmeliyim diye düşünüp konuşmaya çalışırsanız anında dünyanın en sıkıcı insanı olacağınız zaten kesin de ayrıca da bir süre sonra tamamen delirip tımarhaneye kaldırılacağınız da kesin bence.

***
- Siyaset arenasında benim son zamanlarda sinirlerimi en fazla laçka eden şey Bülent Arınç'taki mutlak dinginlik ve sakinlik hali. Dün de yazdım. Biliyorum ki içindeki öfkeyi şimdilik baskı altında tutuyor ama onun bu hali bana duvara yeni zincirlediği şişman çıplak kadına yemek masasına oturmuş ve boynuna da peçetesini bağlamış olarak bakmakta olan Hannibal Lecter'in durumunu hatırlatıyor.
İkisinin de buğulu bir bakışı var etrafa. Nasıl ki yamyam Hannibal, kadın kurbanına bakarken yalanabiliyorsa Bülent Arınç da yarına bırakmaya karar verdiği insanları dinlerken suratına sakin ve müstehzi bir gülümseme gelebiliyor.

- Bülent Arınç'ın ne zaman patlayacağını beklemekten bitap düştüm, sinirlerim laçka oldu. Her an 'ha oldu ha şimdi olacak' tedirginliği içindeyim. Yakında laçka sinirlerime iyi gelecek boyutta bir sinir patlaması olacak mutlaka. KAN KESİN OLACAK.

***
- Geçenlerde kendisini 'Mütedeyyin' diye tanımlayan gruba ait olan bir kişiyle yazılarım hakkında konuşuyorduk. Birden bana 'Serdar Bey, edepsiz yazılar yazmayı kestiğiniz iyi oldu. Penis yazısı da yazmayın artık' demez mi? Durun bir dakika. Kırmızı çizgimi aştınız. Eğer yazıma bir ayar verilecekse bunu bir tek ben veririm. Mahalle baskınızı yerim ben sizin. Madem öyle bir beklenti, öyle bir düşünce var. Madem mahallemizin dedikoducuları oğlum büyüdüğü ve velileri tanıdığım için terbiyesiz yazı yazmayı azaltma kararını özgürce alabilme özgürlüğünü bile bana fazla görüyor, mademki o kararı bile yanlış anlamaya eğilimliler, o zaman ben bugüne kadar yazmış olduğum en edepsiz en itici en vahşi penis yazısını yazmaya şu anda kesin karar vermiş durumdayım.
O yazı öylesine berbat olacak ki; yazıyı okuyanlar Daltonların kasabaya girdiğinde korkudan çocuğunu kapıp kaçan kadınlar gibi o yazıdan uzaklaşmaya, ondan kaçmaya bile çalışacaklar. Ne zaman yazarım bunu, ne zaman yayınlarım tam bilmiyorum ama bunun üzerinde çalışacağıma da emin olabilirsiniz

***
- Penis deyince Freudyen bir kimlik krizi sonucunda kadın cinsel organında bir üçüncü önemli noktanın da keşfedildiği aklıma geldi. Klitoris, G noktası derken şimdi de başımızda 'Cul de sac' diye bir şey daha çıktı. 'Cul de sac' orgazmı gibi vahim adı olan bir şey de varmış. Bu tüm erkeklerin başına gelebilecek en büyük felaket olmalı. Çünkü bu dünya zaten şu anda G noktasını aramaktan bitap düşmüş ve bir kısmı da arama sürecinde ortadan tamamen kaybolmuş erkekler ile doluyken erkeklerin başına bir yeni kavram yüklemek bence kadın acımasızlığından ibarettir.
Ah pardon pardon siyasi bir yazı yazmakta olduğumu tamamen unutmuşum, kendimden geçmişim ama konu aldı beni götürdü, ne yazdığımı bilmeden yazmışım.
Bu konu gayet tabii ki siyasi değil ama Foucault'a bakarsanız hayatta her konu politik sayılabilir de. Bunu kabul etseniz bile 'Cul de sac' meselesinde bunun bile siyasi olduğu yorumunun hayli zorlama olacağını kabul etmemiz gerekebilir gibi geliyor bana. Bu bölümdeki düşüncem siyasi değil sadece anatomik bir derin düşünceydi. Bir an kendimi kaybetmiş olduğum için herkesten özür diliyorum.

***
- Ben Yargıçlar ve Savcılar Birliği Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu'nu ne zaman televizyonda konuşurken seyretsem, hemen birkaç tane hatta bir avuç sakinleştirici alma ihtiyacını hissediyorum. Anladığım kadarıyla domuz gribi gibi aşırı stres de insandan insana bulaşıcı olmalı.

***
- Birkaç ay önce Beykoz'daki evimden taşınmış olduğuma, son günlerde hayli sevinmeye başladım. Nedense Ergenekon bütün silahlarını Beykoz'da tutuyormuş galiba.
Başbuğ kusuruma bakmasın, ben bir adamı rahatlıkla  öldürebilecek ya da bir yeri rahatlıkla havaya uçurabilecek bir şeye sırf TSK'nın kuralları öyle diyor diye mühimmat filan diyemem. Onlar benim için hep silahtır. Mühimmat lafı bana okunmayı bekleyen kitap gibi barışçı ve zararsız bir şey çağrıştırıyor. Bulunanlar bence sadece silah.
Hala daha Beykoz'da oturuyor olsaydım, eski evin civarında o kadar fazla silah bulundu ki; yanlış anlayarak beni bir numara bile ilan edebilirlerdi... İyi ki taşınmışım.