AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-07-24
Mutlaka yıllar içinde en azından bir defa rastlamışınızdır. Milliyet gazetesi, Sedat Ergin ve Hasan Cemal benim çok sıkça takıldığım konulardır. Birçok insana acımasız gelebilecek espriler yaparım onlar hakkında. Beni tanımayanlar o yazılarımı okuduklarında onlara düşman olduğumu bile sanabilir. Ama bu doğru değil. Aksine ikisi de birlikte olmaktan ve konuşmaktan zevk aldığım insanlardır. Onlar benim için yazıda stereotipler olarak kullanılmışlardır.
'İnsanı boğan ciddiyet' ile dalga geçmek istediğimde ilk aklıma gelen onlardır. Halbuki gazeteciliğinde bazen fazlaca boğucu ciddiyete sahip olan Sedat, özel yaşamında son derece renkli ve hatta uçuk bir insandır da... Hasan da şakalaşmasını iyi bilir. Belki de bu yüzden benim kendileriyle dalga geçen yazılarıma yıllardır tahammül ederler. Bir araya geldiğimizde ağızlarını açıp tek bir laf bile etmezler.
Durum böyle, hep böyleydi zaten. Bu gerçek hislerimi bir süredir yazmakta kararlıydım ama geçen cuma New York'ta Woody Allen'ın son filmini izlerken onları sadece sevdiğimi değil, önemli bulduğumu da kesin olarak anladım. Ne alakası var diyorsunuz biliyorum. O yüzden filmi seyretme koşullarımı ve filmin kendisini biraz anlatmam gerekiyor.
Woody Allen beş yıldır filan New York'ta değildi. İsmi Manhattan ile özdeşleşmiş olan Allen kafası bir şeylere atmış ve terk etmişti şehri. Beş yıldır Avrupa'da yaşıyordu. Sonunda tabii ki dayanamadı uzak kalmaya, geri döndü ve 'Whatever Works' adlı son filmi, onun geri dönüş filmi oldu.
Allen başrolde kendisi oynamak yerine, kendisi dışında hayata kötümser bakan ve insanları küçümseyen yaşlı Yahudi rolüne dünyada en fazla yakışabilecek Larry David'i koymuş. Seinfield dizisinin yaratıcısı olan ve 'Curb Your Enthusiasm' dizisinden tanıdığımız Larry David filmde müthiş bir performans sergiliyor.
Konuya çok girmeyeceğim. Bildiğimiz Woddy Allen takıntıları, deformasyonları üzerine kurulu bir filmdi.
Gösterime girdiği ilk günde filmi kendisine yakışan bir ortamda izlemeye karar verdim. Manhattan Adası'nın Upper West kısmına gittim. Bu bölge, orta ve üst sınıf Yahudilerin yoğunlukla yaşadığı bölgedir. Allen'ın dünyası da bu bölgeden ibarettir. Filmi oradaki bir sinemada izlersem havaya daha rahat gireceğimi düşündüm.
Yanılmamışım da... Başlamasına 10 dakika kala sinemaya girdiğimde salonun hepsi birer Larry David veya Woody Allen kopyası olan üst orta yaşlı Yahudi erkekle dolu olduğunu gördüm.
Benim duygularımı anlayabilmeniz için şu nokta önemli: Birçok eleştirmen filmi yerden yere vurmuştu. Daha o cuma günü New York Times gazetesinin eleştirmeni Türkçesi 'ne çalışıyorsa o' (veya 'ne uyarsa o') olan film ile ilgili yazısını 'Filmde hiçbir şey çalışmıyor' diyerek bitirmişti.
Film Groucho Marx'ın 'Hello ı must be going' adlı şarkısıyla başladı. Filmde Woody Allen'ı oynayan Larry David bana hiç yabancı olmayan çeşitli bunalımlar yaşamaya başladı. Ona göre insanların hepsi aptaldı ve hatta çoğu bağırsak kurtları kadar beyne sahiptiler. Kendisi ise dahiydi. Seks gibi sıradan şeylerin üstündeydi o. Ama aptal olsa bile diri vücuda sahip bir genç kızı reddetmeyebilirdi.
Film böyle bir karaktere sahip olmasına rağmen bir anda önyargısızlığın ve insanları tercihleriyle, 'Onlara uygun olan neyse o doğrudur' tavrıyla kabul etme mesajını veren bir şahesere dönüştü.
Süreç içinde Larry David karakteri birkaç kez intihar girişiminde bulundu. Bir keresinde sivrisinek ısırığının kanser başlangıcı olduğuna kendisini inandırarak genç kızla birlikte sabaha kadar acil serviste bekledi. Yani filmde sürpriz bir şey yoktu. Her şey rutin ve beklenilenden ibaretti.
Eleştirmenler tarafından hiç beğenilmeyen, işe yaramaz diye damgalanan film biter bitmez salonda bir alkış koptu. Eleştirmenler ne derse desinler Woody Allen'ın insanları, onu desteklemeye ve sevmeye devam ediyorlardı.
DAHA THE END YAZISI ÇIKMADAN SEDAT VE HASAN GELDİ AKLIMA
Belki sizler artık tamamen delirmeye başladığımı düşüneceksiniz ama o salonda alkışlayanlara katıldığımda aklıma Sedat Ergin ve Hasan Cemal geldi. Woody Allen dünyaca meşhur olabilirdi ama aslında o çok dar bir çevrenin insanıydı. Çevre dar olmasına rağmen çok da önemliydiler. Çünkü onun kitlesi şehirde konuşulanları, konuşma konularını belirleyen insanlardı.
Woddy Allen ne kadar hep bildik tavırları tekrarlarsa tekrarlasın onda hiçbir sürpriz olmasa da onu sevenler sevmeyi sürdüreceklerdi. Belki de onlar kendilerine sürpriz yapılmasından hoşlanmıyorlardı ve bilinenleri tekrar duymak rahatlatıyordu.
O insanlar Woody Allen'ın cemaatiydi. O cemaat, şehre konuşma konularını (talk of the town) veren insanlardı.
Bunu anladığım an henüz daha filmde 'The end' yazmamıştı. Manşetle bilinçli olarak sıkıcı tutulmasıyla Milliyet gazetesi, Sedat da bazen yazdığı başyazılarda bilinçli şekilde çarpıcı fikirler öne sürmemesiyle, Hasan ise ele aldığı her konuda sürpriz yapmamasıyla, kendinden bekleneni yazmasıyla, makul olanı tekrarlamasıyla okuyucularda büyük bir entelektüel açlığı, arzuyu tatmin ediyor olmalıydı.
Tıpkı Woody Allen'ın şehir cemaatine benzeyen türde insanlar bizde de var. Onlar da şehre konuşma konularını verebiliyorlar ve onlar alıştıkları fikirleri tekrar duymaktan rahatsız olmuyorlar. Alıştıkları, bildikleri fikirleri tekrardan duymak onlara büyük bir güvence veriyor. Belki de rahatlıyorlar.
Woody Allen sayesinde Milliyet'in, Sedat'ın ve Hasan Cemal'in önemini kavradım. Ve ben bu nedenle önemli bir mizah kaynağından mahrum kalmış oldum.