AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-07-24

kategori2

Klasik bir Rana gecesi

Ben çocuklara her türlü hayat dersinin net bir şekilde verilmesinden yanayım. Hayal kırıklığı hayatta bol bulunduğundan, hatta tüm hayatın bir dizi zincirleme hayal kırıklığından ibaret olduğu bile söylenebileceğine göre bu kavrama öncelik verilmesi gerekiyor.

Hayal kırıklığı duygusuna alışmaları için bunu çocuklara öğretmek gerekiyor.
Örneğin çocuğunuza hafta sonu lunaparka gideceğiz diyebilirsiniz. Yola çıkmadan büyük bir enkazın durmakta olduğu, önceden yıkılmış bir binanın bulunduğu bir alan tespit edin. Lunaparka gitmek günü geldiğinde çocuğunuza güzel kıyafetler giydirin sanki bayrammış gibi, yolda lunaparkta nasıl eğleneceğini orada göreceği türlü güzel oyunları filan anlatın, kendinizi tutmadan istediğiniz kadar abartın, çocuğun beklenti çıtasını durmadan yükseltin. Arabanızı doğruca daha önceden yerini tespit etmiş olduğunuz enkazın bulunduğu yere sürün.

Enkaza varınca da 'ayyyy inanamıyorum!' diye bağırın, çocuk ne oldu diyen gözlerle size bakmaya başlayacaktır. 'Bir felaket olmuş lunapark yıkılmış, eve dönmek zorundayız' deyin ve arabayı eve geri sürün.

İleride katil olabilir
Eğer bu deneyim bile çocuğa hayal kırıklığının ne demek olduğunu anlatamıyorsa bu travmaya rağmen bunu hala daha anlamıyorsa o çocuğun ileride gayet soğukkanlı bir katil olacağını söylemek fazla abartılı olmaz ama eğer çocuk hayal kırıklığına uğradıysa güya yıkılmış lunaparkı görünce ağlamaya filan başlarsa bilin ki ondan sonra hayatta bir daha hayal kırıklığına uğraması pek mümkün olmayacaktır. Örneğin büyüdükten sonra ilk aşkına karşılık alamadığında tam üzülecekken 'Bu da bir şey mi buna da üzülünür mü, ben lunapark  enkazının önünde ayakta sağlam durabilmiş bir insanım böyle aşk gibi, duyarsız kadın gibi küçük ve rutin şeyler bana dokunmaz' diyecek ve sıradaki kadına aşık olmaya başlayacaktır.
Bütün bu yazı  durup dururken nereden çıktı diye soruyorsanız, buna verilecek iki cevabım var;

1- Ben durup dururken gündemin tamamen dışında garip konularda yazı yazmak adetimle meşhurumdur.

2-
Bunun yanında geçtiğimiz cuma günü lunapark dersine benzer bir süreci ailece istemeden Rana sayesinde yaşadık. O gün Rana kendini aştı, bir klasiğe imza attı. Olay şöyle gelişti; yaz tatilinde olmasına rağmen yaz dönemi çalışmalarına başlamış olan oğluma cuma gününe yaklaşırken o gece arkadaşının sünnet töreninde arkadaşlarıyla çok eğleneceğini anlattık. Böyle bir konuda hiç konuşmak istemememe rağmen Rana 'Sen de bu konuda oğlana konuş' dedi. Ben de yazar olduğum için, iyi abartma kabiliyetim bulunduğundan yaklaşan geceyi oğlana hayli abartarak anlatmaya başladım. Duyan da sanki dünyanın en neşeli, en güzel partisine gideceğimizi sanırdı. Halbuki aslında bu hayattaki tüm sünnet düğünleri birbirine benzer. Babalar gururludur, anneler ise duyarlı. Tüm babalar ve anneler birbirine benzediğinden aynı konuları konuştuklarından etrafta bağırarak oynayan, havuza düşen, kendisini yaralayan, arkadaşının kafasını filan yaran çocukların arasında aileler birbirine çocuklarının ne kadar mükemmel olduğunu anlatırlar. Bir de tabii ki gecenin anlam ve önemi sünnet olduğundan veliler arasında benim bulunduğum bir ortamda konunun penislere gelmesi riski de vardır (malum penis yazarıyım ya). Sünnetin erkek olmaya zerre kadar katkısının olmadığı halde gecede ayrıca sünnet olan çocuğun erkekliğe adım attığı da sıkça söylenir. Bence insanlar erkekliğe sünnet olunca değil, Cialis veya Viagra alınca adım atarlar. Ben bir sünnet düğününde bunu söyledim diye topluluk tarafından aforoz edildim, kendimi Hindistan'daki dokunulmayanlar sınıfından bir insan gibi hissetmeye başladım. Hatta o gece eve dönünce Rana beni hayli azarladı. Güya artık hangi ortamda ne konuşacağımı hiç bilmiyormuşum, güya bir odada yalnız başıma oturup gün boyu çalışmaktan delirmişim falan filan gibi şeyler söyledi. O susunca ben viski içtim ve ikinci bardağın sonunda erkekliğe geçiş konusunda kendimin haklı olduğuna karar verdim.
Neyse yolda da oğlana gecenin nasıl da güzel geçeceğini anlata anlata gittik sünnetin yapılacağı yere.
Ben bir gariplik olduğunu daha bahçenin dış kapısında hissettim.

Evlilİi hakkındaki düşüncelerim
Rana'ya 'Eğer yeni evlenmiş bir damat ve gelin imzalarını atar atmaz koşup sevişmeye başlayacak yerde direkt olarak bir sünnet düğününe geliyorlarsa bu gecede bir gariplik var' dedim. 'Nereden anladın' diye sordu. Ben kapıdan içeriye girmekte olan gelin ve damadı gösterdim ve evlilik kurumu aleyhine olağan söylenmelerime başladım, o ikisine acıdığımı damadın suratında aptalca bir mutluluk gülümsemesi bulunmasının absürd olduğunu bu mutluluk gülümsemesinin onun için bir son olduğunu çünkü yarın sabah uyanır uyanmaz gülümseyecek bir nedeninin artık kalmadığını fark edeceğini filan anlattım.
 Daha önce bu görüşlerimi belki de binlerce defa dinlemiş olan Rana bir diyaloğa girmedi. Vardık yemeğin yenmekte olduğu alana ama bir gariplik vardı.
Ortada haykırışlar, ağlama sesleri, ağır yaralanan çocukların çıkardığı sesler ve koro halinde 'gel', 'yapma' diye bağıran insanlar yerine oturmuş düzenli ve sakin şekilde yemek yemekte olan insanlar vardı. Ölüm sessizliğinin nedeni ise sonra ortaya çıktı çünkü orada sünnet yerine bir düğün yapılıyormuş, davetliler ise evliliğin ruhu ve anlamına uygun davranmak için matem tutuyorlardı herhalde.
Doğru yere mi geldik diye sorduk. Evet doğruymuş ama sünnet bir gece önceymiş. Bunu duyunca Rana davetiyeye baktı ve sadece 'Hay Allah gerçekten dünmüş sünnnet' dedi. İsterseniz beni ihtiyar ve pimpirikli diye damgalayın ama ben insanların kendilerine gönderilen davetiyelerdeki gün bölümüne o gün gelmeden önce bakmaları taraftarıyım. Bu modernizm öncesi bir tavır olabilir ama ne yapayım ben Rana kadar post-modern olmayı başaramıyorum. İyi bir koca değilim ben, Rana'ya tam uyum sağlayamıyorum. Aramızda uyumsuzluk konusunda bir scherzo var.
Ha bu arada oğlum sessizce ağlıyordu. Ona mı üzülürsün, yoksa kendine mi, yoksa Rana'yı mı öldürmeye çalışırsın buna karar veremedim. Oğlum sessizce ağlayarak elimden tuttu ve arabamıza yürüdük. Ben artık onun hayal kırıklığının ne olduğunu iyice anladığını, ona lunapark kürünü uygulamama gerek kalmadığını düşündüm ve birden kendimi çok mutlu hissettim. Arabada oğlumun ağlaması kesilince birden 'Anne-baba sizi çok seviyorum' dedi. Hayatımın bir Türk filmine benzemeye başladığını hissettim. 'Beni acaba neden seviyor ki' diye düşünürken oğlumun ileride mutlaka bir gazeteci ya da yazar olacağını panikleyerek fark ettim. Galiba korktuğum şey başıma gelecekti çünkü oğlum yeri geldiğinde çok güzel abartılı palavra sıkabiliyordu.