AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-07-24

kategori2

Gece kulübünde ayrımcılığın tek ölçüsü türban mı?

Bir-iki yıl oluyor, Cihangir'de bir cafe'de otururken içeriye giren iki sarıklı-cüppeli adama dikkat kesildik. Böyle bir mekanın alışıldık müşteri kitlesi değillerdi. Kendilerine 'Tebliğciler' adını takan bu ikilinin rutin olarak Cihangir cafe'lerini dolaşıp insanları dine davet ettiklerini öğrendik sonradan. Teker teker bütün masalara uğradıktan sonra Arapça dualar okuyarak mekanlardan ayrılıyorlarmış...
'Sadece sevap için' böyle bir şey yaptıklarını söyleyen tebliğciler daha sonra odatv.com'un sorularını yanıtlamışlardı.
'Bu mekanlarda size nasıl davranılıyor' sorusuna bakın ne yanıt vermişler:
'Bugüne kadar girdiğimiz mekanların yüzde 99'unda insanlar bizi dinledi, kimse kötü bir söz söylemedi. Bize karşı çıkan, kaba kuvvet kullanan insanlar olduğunda ise hiç ısrar etmeden mekandan ayrılıyoruz.'
'Entelektüel mahalle'nin yüzde 99'u bu tebliğcilere hiçbir şey dememiş. Çarpıcı bir oran...
Gelin şimdi bu bilgiyi Ayşe Arman'ın tebdil-i kıyafet Reina kapısından rezervasyonlu olduğu halde geri çevrilmesiyle birleştirin.
Dün, Taraf yazarı Yasemin Çongar böyle bir gelişmenin doğru olması halinde Reina'nın kapatılması gerektiğini yazmış. Dünyada herhangi bir yerin bu muameleyle kolay kurtulamayacağını da...
Çongar bugün de köşesinde Reina'cılar 'Yalan, yok öyle bir şey' diyecekleri açıklamalara yer verecekmiş.
Bakalım ne diyecekler...
Ama hiçbir bahane rezervasyonlu müşterinin sadece 'kozmetik' nedenlerden kapıdan çevrilmesini haklı kılmaz...
Tebdil-i kıyafet Ayşe Arman ya da gerçekten türbanlı biri Reina'ya girse ne olacak ki? Ne gibi bir sakıncası var bunun? Hatta tıpkı Cihangir'deki tebliğciler gibi içeri girip din propagandası bile yapsalar kime ne zararı dokunacak ki?
Hadi birileri rahatsız olacak diyelim, görevlilere söyler, onlar da gerekli müdahaleyi yapar... Ama bütün bunlar varsayım, varsayıma dayalı yargı olabilir mi?
Çongar haklı... Reina'da yapılan düpedüz bir insan hakları ihlali, bir ayrımcılıktır... Kimsenin kimseye 'Gidin bizim mahallede değil, kendi mahallenizde eğlenin' deme hakkı yoktur.
Büyük şehirler, metropoller de insana bir ara yaşamayı, 'öteki'ne tahammül etmeyi, kabullenmeyi, hoşgörmeyi öğretir...
Fatih'te mini etekliye sözle taciz edilmesi, Reina'dan türbanlı döndürmeyi haklı çıkarmaz...
Gelin görün ki Reina'nın bu tavrı sadece türbanlıya değil...
Reina'nın tarihinde öyle bir 'ayrımcılık' vak'ası var ki...
Hatırlarsınız, Reina'nın kaçak duvarı komşu yalının bahçıvanın, eşinin ve beş yaşındaki oğlunun üzerine çöktü. Belediye yıktığı halde yeniden kaçak bir şekilde inşa edilen duvar.
Reina kısa bir süre açık kaldı ve sonra 'yeni para' sahipleri eğlenmeye devam etsin diye, bu konunun kapatılması için yeterli süre geçince yeniden açıldı. Sonra da unutuldu gitti...
Peki ya o Reina duvarı orada eğlenen bir 'zengin çocuğunun' üzerine düşseydi... O Reina ayakta kalır mıydı? Yaşatırlar mıydı? İş yapabilir miydi?
Türbanlıyı kapıdan almamak ayrımcılık da bu değil mi?
O zaman neden kimsenin sesi yükselmiyordu merak ediyorum, sonra da bu ülkede çoğunluğun özgürlük kelimesini sadece 'türban'la yan yana gelince telaffuz edenlerden oluştuğunu bir kez hatırlıyorum.

Tahmin hakkımı kullanıyorum
Yasemİn Çongar, bugün Taraf'taki köşesinde Reina yöneticilerinin açıklamalarına yer verecek. Ayşe Arman'ın yazdığını yalanladığını aktarıyordu dünkü köşesinde, tamamını bugün yazacağını duyurararak...
Reina'cıların açıklaması konusunda bir tahmin yürütmek istiyorum, bakalım doğru çıkacak mı...
Çok büyük ihtimalle diyecekler ki:
'Reina üyelik esasına dayanan ve kartla girilen bir kulüptür, elinde kartı olmayan hiç kimse bu kulübe giremez.'
Evet, sezon başlamadan bazı imtiyazlılara gece kulübü kartı dağıtılıyor. Ama Reina'ya girenlerin hepsinin kartı tabii ki yok; iş 'kulüp Nazi'si'nin inisiyatifine kalıyor. Bazen kartlı olsanız bile alınmamaya çalışıldığınız oluyor; tecrübeyle sabit.
Ancak bu kartların asıl özelliği Reina'yı 'üyelik esasına dayalı bir gece kulübü' yapmak değil, daha çok alınmayanlara açıklama yapmak için kendilerince inandırıcı bir bahane bulunması...

Bir kitap... Bir çeviri... Bir soru...
Ne zamandır aklıma takılan bir soru, dün Turkuvaz Kitap tarafınca yeniden basılan 'Günden Kalanlar'ın ilanını görünce bir kez daha aklıma takıldı. Kitap, Japon asıllı bir İngiliz yazar tarafından kaleme alınmış: Kazuo Ishiguro... Yayınevi ise, tıpkı daha evvel bu romanı basan Can Yayınları gibi, yazarın soyadını 'İşiguro' olarak yazmış.
Kazuo Ishiguro, tıpkı Salman Rushdie gibi kökeni başka bir ülkeye dayansa da yazdığı dil İngilizce olduğu için 'İngiliz yazar' diye anılıyor. Bu durumda yazarın adını da İngilizceleştirilmiş şekilde kullanmak daha doğru olmaz mı?
Bu konuda tek bir hüküm yok... 'İşiguro' sonuçta yazarın soyadının Türkçeleştirilmiş hali, ama 'Ishiguro' da Japonca soyadın İngilizceleştirilmişi.
Dün kafamdaki bu soruyu Turkuvaz Kitap'ın başındaki İlknur Özdemir'e de sordum: 'Her iki yaklaşım da doğru olabilir, biz böylesini tercih ettik' dedi.
Türk Basını, Salman Rushdie'nin soyadını 'Rüşti' ya da 'Rüşdi' olarak kullanmayı tercih ediyor. Yazarın Türkiye'deki yayımcısı Metis ise Salman Rushdie şeklinde yazılımı kullanıyor.
Bilindiği gibi romanlarını İngilizce yazan Elif Şafak'ın Amerika'da Elif Shafak diye imza kullanması da tartışmalara sebep olmuştu...
Bir zamanlar çalıştığım Radikal'de, yabancı dili olmayan Mehmet Y. Yılmaz'ın 'genelgesine' göre Arap kökenli Fransız şarkıcılar da bu Türkçeleştirmeden nasiplerini almışlardı... Khaled ismiyle ünlenen şarkıcıdan Halid, Rachid Taha'dan da Raşit diye bahsediliyordu... Faudel'in Fadıl'laştırılması ise muallakta kalmıştı.
Doğrusu içinden çıkılması zor bir konu, benim şahsi tercihim ise yazarın dilinde kullandığı imzadan yana...
Neyse, bu küçük 'dil problemi' bir yana, okumadıysanız Kazuo Ishiguro'nun 'Günden Kalanlar'ını şiddetle tavsiye ediyorum.