AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-07-24
Dün, hiç azalmayan bir hayranlıkla bir kez daha Beşiktaş'taki vapur iskelesini izledim uzaktan. Herhalde yüzlerce kez o iskeleden vapura binerek karşıya geçmişimdir. Ta çocukluğumdan beri... Eskiden büyüsünü ve estetiğini fark etmediğim bu tarihi bina giderek, yaşla, algı kapaklarının açılmasıyla beraber güzelleşti ve her seferinde ona bakmak, onu izlemek daha da heyecan verdi.
Dün, içimden bu vapur iskelesi ne de güzel otel olurmuş diye düşündüm. Ahu Aysal'a verseniz, orayı üç odalı bir otel yapar, koridorlarına da kendi parfümünü sıkar ve geceliği birkaç bin euro'ya odaları satar.
Sizi gidi Yeni Sağ'cılar, bayıldınız bu fikre değil mi?
Eminim, bunu düşünen birkaç kişi daha vardır bugünkü iktidarda. Ne de olsa bu iktidarın temsilcilerinin kentlerin tarihi eserlerine, simgelerine karşı böyle bir duyarlılıkları yok.
Bu 'yıkalım' zihniyeti gözlerini tarihi okullara dikti biliyorsunuz, daha evvel aynı tartışmaları AKM için yaşamıştık, çok yakında iskelere, müzelere ve başka simgelere de sıra geleceğine kuşku yok.
Sürekli birilerini bu 'yıkalım' zihniyetinin hastalıklı olduğuna ikna etmeye çalışıyoruz. Polemikler çıkıyor, davalar açılıyor ve bir dahaki tartışmaya kadar erteleniyor. Ama her defasında emek ve enerji harcıyoruz hiç tartışılmaması gereken konularda...
Tarih bilincinden yoksun kişiler için bu gibi binaların hiçbir önemi yok elbette. Oysa bu gibi binaların gündelik hayatın kullanımında olması onları 'erişilir' kılıyor. Mesela Beşiktaş İskelesi'nden vapura binen on binlerce insan her gün bir tarihe ortak oluyor, o binaların duvarlarına sinen hikayelerin, hayatların kenarından geçiyor.
O erişilebilirlik öyle önemli ki... Şehirlerin dokusu, önemli yerleri sadece birkaç imtiyazlı elite ait değil ki, bu tecrübeyi yaşamak her şehir sakininin hakkı.
Oysa buraları otel yapmak sadece imtiyazlı bir elite hizmet etmek anlamına gelir. Düşünsenize, bir zamanlar öğrenci oldukları okullarına gidenler burada metal dedektörler ve özel güvenliklerle korunan bir otel gördüklerinde belki de kapıdan alınmayacaklar. Okul bahçesi olacak otel bahçesi. Kantin SPA'ya dönüşecek. Ve sonunda ne olacak? Birkaç zengin eğlenecek, tadını çıkartacak, turistlere otel odası satılacak diye İstanbul kendi tarihini ve kültürünü kesip atacak...
Kent kültürü ve tarih bilinci, asıl zenginliğin Ortaköy'de Gaziosmanpaşa Ortaokulu'nu otel yapmak değil, okul bırakmak olduğunu öğretir insana...
Bu dönüştürme bir tek terk edilmiş binalar için geçerli olabilir. Hala öğrenci kabul eden okullardansa bunlara göz atmakta fayda var.
Batı şehirlerinde atıl durumda bulunan, artık kullanılmayan tarihi binaların dönüştürülmesi için bazı formüller bulunuyor. Hele hele kamu binaları aynen halkın hizmetine sunuluyor ve temel özellikleri olan 'erişilebilirlik'ten ödün verilmiyor. Paris'teki Musee D'Orsay buna çok iyi bir örnektir: Artık kullanılmayan bir tren garı şehre müze olarak armağan edilmiş.
'Tarihi okulları otel yapalım' gibi fikirlerle kendisini ortaya atmaya ise hiçbir Batılı'nın terbiyesi elvermez. Çünkü tarihle yoğrulan bilinci bilir ki bu gibi cüretkar hareketler tarihle yargılanır.
Yapılacak iş çok basit: Okullarınıza göz diken zihniyete karşı çıkın. Binalarınızı koruyun. Şehrinize sahip çıkın. Bu zihniyeti kovun.
Kulüp kapılarına isyan ediyorum
Sadece türbanlının değil, şortlunun, terliklinin, yırtık pantolonlunun, spor ayakkabılının, rasta ya da mohikan saçlının, dövmelinin, dövmesizin... Kısaca herhangi birinin kapıdan döndürülmesine... Sadece İstanbul'da değil, New York'ta, ya da Bodrum Barlar Sokağı'nda 'Damsız almıyoruz', Alaçatı'da 'İzmirli almıyoruz' diyen bar sahiplerinin kaba tutumlarına...İsyan ediyorum.
Kim koyuyor bu muğlak kriterleri, insanları elekten geçirme hakkını kendilerinde nasıl buluyorlar, onlara insanları güzel-çirkin, şık-rüküş diye ayırma hakkını kimler veriyor bilmiyorum... Güzel'in, çirkin'in, şık'ın, rüküş'ün herkesçe kabul gören tanımları olup olmadığını da...
Mesela sadece Reina da değil... Bu ayrımcılık farklı şekillerde farklı mekanlarda, farklı şehirlerde hep devam ediyor...
Her kulübün belli bir kriteri, insan seçme zorunluluğu, müşteriyi kollama görevi olduğu laflarına inanmıyorum. Bu kapı politikasının ayrımcılıktan öte bir yöntemle belirlenebileceğini düşünüyorum.
Bırakın herkes girsin içeri... Kendini 'oraya' ait hissetmeyen zaten kalmaz, mekanlar bir tür 'natural selection'la kimliklerini bulur. Hesabı ödemeyen, kızlara sarkıntılık eden, magandalık yapan, kavga çıkaran olursa da o zaman müdahale eder ve bir daha almazsınız...
Ama 'şıklık' ya da benzeri kriterlerin ayrımcılık olmadığını kimse anlatmaya çalışmasın.
Sezen Aksu'ya mecburen bir uyarı
Sezen Aksu'yu etrafında topladığı alkışçı güruhuyla gerçeklikle tüm bağını koparmış birine benzetiyorum. Bundan 10-15 sene önce gerçeklikle bağı çok daha sağlamdı, eminim, ama son yıllarda sadece kendisini öven insanlarla hayatını geçirdiği ve hiçbir eleştiriye aldırış etmediği için tökezlemeye fazlasıyla müsait.
Geçen gün radyoda daha evvel başka birinin seslendirdiği 'Unutamam' şarkısını dinledim Sezen Aksu'nun sesinden.
Hayattaki bütün amaçları Sezen Aksu tarafından aranmak olan bazı düşük profilli köşe yazarlarına aldanmazsanız, siz de anlarsınız...
Sonuç bir felaket...
Maalesef, sesi yetmemiş. Zaten sıradan, eskilerinin kopyası bir şarkı, ama keşke hiç bu şarkıyı söylemeye yeltenmeseymiş diye düşündüm. Sesinin yetmemesi bir yana, bu şarkıya sesini uydurma çabaları da dinleyen için bir işkenceye dönüşmüş.
Kısaca Zülfü Livaneli gibi olmuş sesi artık, tahammül edilemiyor...
Bunu bilmiyor mu peki? Eminim biliyordur, Sezen Aksu çok akıllı biridir ve her şeyin farkındadır. Nitekim geçtiğimiz yıllarda da sesiyle ilgili çalışmalar yapmıştı...
Ama olmuyor işte, bir şey bitince bitiyor... Fazla ısrar etmemek, sakız gibi uzatmamak gerek... Neden ısrar ediyor, neden köşesine çekilip 'efsane' olarak kalmayı tercih etmiyor acaba?
Etrafındakiler, çantacıları, ona hayran yazarlar da onu yanıltmakta, kötü duruma düşürmekte kararlı.
Ona en büyük kötülüğü yapıyorlar. Herhangi bir kulak eski Sezen'le şimdikini ayırt edebilirken bu kadar alkış, bu kadar tapınmanın adı dostluk olabilir mi? Tam da böyle zor zamanlarda birilerinin 'Yapma Sezen, dur' demesi gerekmez mi?
Bu bir düşmanlık değil... Birikmiş kinin sonucu değil...
Sadece o şarkıyı duyunca dayanamadım, söylemeden edemedim; benden başka hiç kimsenin bunu söylemeyeceğini biliyorum.