Benden duymuş olmayın, geçenlerde belli başlı gazetelerin genel yayın yönetmenleri sessiz sedasız bir zirve için bir araya geldi. Bu ilk de değil. Anladığım kadarıyla bu toplantıları zaman zaman yapıyorlar. Dertleri ne? Yoksa gizlice Ergenekon tartışıyor ya da Abdullah Öcalan'ın 15 Ağustos'ta açıklayacağı 'çözüm paketine' karşı ortak tutum mu belirliyorlar?
Hayır efendim, genel yayın yönetmenlerinin kafa yorduğu mesele Kürt sorunu ya da HSYK gibi dünyevi olaylardan çok daha çetrefil, çok daha umutsuz. Gazete yöneticileri ve reklamcıları bir araya getiren, kibarca herkesin 'Sektörün Sorunları' dediği şey. Yani? Yani tıp literatüründe 'Eyvah internet bedava, reklam pastası büyümüyor, tirajlar düşüyor, çözüm bulamazsak bu gemide hepimiz batarız' diye nitelendirilen sendrom.
Bu toplantıya bizim patronlar değil de Wall Street Journal, Herald Tribune ya da Fransız Le Monde'un genel yayın yönetmenlerini de çağırsanız, emin olun üç aşağı beş yukarı benzer konular tartışılacaktı. Hatta Türk genel yayın yönetmenleri, 1 milyar dolar borcu olan New York Times'ın yöneticileriyle tanışsa, muhtemelen hallerine acıyıp ceplerindeki üç beş kuruşu 'Takma abi üstü sende kalsın' diyerek kibarca ellerine sıkıştırırdı.
Gerçek şu ki, 'content' denilen içeriğin artık internet üzerinden 'bedava' hale geldiği medya dünyasında 'gazete' denilen yaklaşık 250 yıllık iş modeli ('business model') kıv-ra-nı-yor! Gittikçe daha az insan gazete satın alıyor, internette ise sayı artıyor ama reklam pastası yeterince büyümüyor. Gelecekte WSJ'ın yapmayı düşündüğü gibi interneti paralı yapabilirsiniz ya da ABD'de bazı gazeteler için düşünülen 'vakıf' modeline geçilebilir. Ama kısa vadede internet-gazete-tiraj arasındaki ölümcül aşk üçgeninden kaçış yok gibi.
Bu durum yanlızca Türkiye değil, dünyanın her yerinde medya patronları ve basın emekçilerini eşit derecede tehdit ediyor.
***
Geçen gün kısa bir gezi için Londra'daydım. Kensington'da işim bitince yürüyerek kentin en sevimli mahallelerinden Covent Garden'a geldiğimde, yorgunluktan yıkılmak üzereydim. Bir cafe'ye girip kasaya yöneldim, 'Bir capuccino bir de Times lütfen'.
Bir de ne göreyim? İngiltere'nin en yüksek tirajlı gazetelerinden Times'ın o günkü promosyonu, çocukluğumun en favori kitabını, Jules Verne'in 'Seksen Günde Devri Alem'ini veriyor. Hem de Penguin yayınlarından.
Ertesi sabah metroya binmeden bakkaldan The Guardian aldım. Kasadaki bayan 'Çıkarken su şişenizi unutmayın. Guardian'ın bugün promosyonu pet şişe su' dedi.
Heathrow Havaalanı'nda İstanbul uçağını beklerken Elle dergisine uzandı elim. İçinden promosyon olarak güzel bir gri bluz çıktı. Söylemesi ayıptır şu anda üzerimde.
***
Tabii medyanın bu 'çıkmaz sokak' durumuna çözüm üreten bolcana 'İnternet filozofu' var. İnternet ve bedava content savunucuları, yıllardır şu tezi dillendiriyor: 'Bilgi sonuçta bedava olmaya meyillidir. İnternet geliştikçe düşünce ve bilgi gittikçe 'ucuzlaşacak'. Bu kimsenin durduramayacağı bir trend. En iyisi bunu kabullenip 'bedava' verilen şeyler üzerinden nasıl para kazanacağınızı düşünün.'
Bu teorinin en önemli savunucularından James Moroney ve Chris Anderson piyasaya yeni çıkan 'Free: The Future of Radical Price' isimli son kitaplarında şu ana kadar medyada yaşanan değişimi aktarırken, gazeteler artık hiçbir zaman eskisi gibi yanlız bilgi ve düşünce pazarlayarak para kazanamayacağını söylüyor.
Okurken sinir olup bir noktada duvara fırlatmak istediğiniz cinsten bir kitap. Tamam durumun vahametini, gazetelerin reklam-tiraj-internet girdabından kurtuşunun olmadığını anladım. Peki 'Bedava'dan nasıl para kazanılır?’ onu hala anlayabilmiş değilim...