AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-07-30
Fatih Altaylı'nın dün Habertürk gazetesinde yazdığı yazıdan yola çıkarak verimli bir gazetecilik tartışması yaşayabileceğimizi düşünüyorum. Altaylı, Hürriyet'in geçen Pazar günü yaptığı yazıişleri haberinden yola çıkarak bir gazetenin kendisini haber yapmasının sakıncalarına değiniyor. Ve iki sonuca varmış: Ya bu gazete aşırı megaloman, ya da artık haber yapamadığı için kendi içine döndü.
Sektör lideri olmak, üstelik yıllardır bu pozisyonda kalmak belli bir dozda megalomani yatabilir. Nitekim, bu megalomani medyada şöyle bir algının yerleşmesine de sebep oldu: Hürriyet'te yoksa haber değildir!
Ancak bu megalomaniyi sadece Hürriyet'e indirgemek de doğru mu? Amerikan Basını'nda New York Times'ın başka rakipleri tarafından sevilmemesinin sebeplerinden biri de bu megalomani ve kendi içine kapalı halidir. NYT de sık sık kendisinden bahseder ve kendi yazarları ön plana çıkarır, onlardan şöhret yaratır.
Geçenlerde 80'lerin meşhur Spy dergisinin tarihini anlatan bir kitap okudum. Daha kuruluş aşamasında derginin adını duyurmak ve sık sık medyada konuşturmak için basına çakacakları bir medya-eleştirisi köşesi koymaya karar vermişler. Sonra bir toplantıda Rolling Stone'un sahibi Jann Wenner öneriyi patlamış: 'Medya üzerine değil, sadece New York Times üzerine bir köşe açın.'
Spy'ın efsane bir dergi olarak anılmasında kuşkusuz NYT'le yaşadığı polemiklerin katkısı var.
Türk Basını'nda her dönem Hürriyet tartışma konusu olmadı mı? Yer yer öfkeyle, yer yer yergiyle, eleştiriyle, kıskançlıkla, hasetle, bazense övgüyle... Ama öyle ya da böyle bu gazete kendisinden hep konuşturmayı başardı.
Bu durum bana birkaç sene önce New York Observer'da okuduğum bir Tina Brown röportajını hatırlattı ('Metaphysics of a Magazine, 22.05.05). Amerikan Basını'nın hakkında en çok haber yaptığı iki-üç gazeteciden biri olan Brown'ın lakabı 'queen of buzz'dır; yaptığı işlerde en büyük hedefi kendisinden konuşturmak olan bir editöre daha uygun bir isim bulunamaz zaten.
Brown, Vanity Fair'e hamile Demi Moore'u kapağa çıkaran, New Yorker'a bir hasid'le Afrikalı'nın öpüşmesini koyan, Roseanne'a konuk yayın yönetmenliği yaptıran bir dergiciydi.
Brown bir iş 'buzz' yaratmazsa, yani yankı bulmaz, kendisinden söz ettirmezse reklam da alamayacağını iddia ediyor. Kısacası, giderek haber yapmak 'buzz' yaratmanın gerisine düşüyor.
Brown'ın günümüzde buzz yaratmanın en başarılı örneği olarak verdiği dergiyse US Weekly. Haber olmayan kareleri habermiş gibi sunan US Weekly, Amerikan Basını'nda bütün magazin dergilerini geride bırakarak lider oldu. Herhangi bir şeyin fotoğrafının çekilmesi bu dergide haber olması için yeter. 'Star'lar aynı bizim gibi yaşıyor' sayfaları, sıradan, haber değeri olmayan fotoğraflarla dolu: Ünlülerin süpermarket otoparkında, CD reyonunda, parkta çocuk gezdirirken çekilen kareleri...
Fatih Altaylı, Hürriyet'in haber yapmadığından şikayetçi. 'Yazıişleri toplantısı' tıpkı US Weekly'nın fotoğrafları gibi belli bir bakış açısına göre haber olmayabilir; ama sonuçta konuşmuyor muyuz? Tıpkı masabaşında kotarılan 'En Seksiler Listesi' gibi tartışmıyor muyuz?
Bu meslekte en önemli kriterin kendinden konuşturmak olduğuna inanıyorum. Bunu telaffuz etmeyenler bir tür ikiyüzlülüğün pençesinde bana kalırsa. Akademik bir yayına ya da kapalı bir derneğin bültenine çalışmıyoruz hiçbirimiz: Kendimizden söz ettirmek, kendimizden konuşturmak için bu işi yapıyoruz ve bu sayede para kazanıyoruz. Gazeteler de aynen bu şekilde satıyor, bu şekilde ilan alıyor.
Habertürk gazetesinin kısa ömrüne rağmen bir anda kabul görmesinin altıdan bu konuşulma sihri yatmıyor mu? 'Ya beş gazete veriyorlar', 'Abi boyu küçük bu gazetenin' veya 'Sizce tutar mı, tutmaz mı', 'Beğendin mi beğenmedin mi' diye orada-burada konuşulması değil mi Habertürk'e ilişkin merak uyandıran.
Bu 'buzz' yaratma konusunda Hürriyet'in yaptıkları hoşuma gitmekle beraber, bu aşamada Ertuğrul Özkök'ten tek bir beklentim olabilir: Tıpkı Vanity Fair, New Yorker ya da başka kendisinden söz ettiren dergilerde olduğu gibi 'buzz'ın beraberinde iyi yazıyla gelmesi. İyi yazının da bir tanımı yok; kendisini hemen belli eder zaten.
Altaylı'nın 'Haber yapamıyorlar' sözü de uzun uzun tartışılmaya gebe: Ancak kısaca 'Hangimiz haber yapabiliyoruz ki' deyip günümüz iktidar ortamını işaret etmek şimdilik yeterli olacaktır sanırım.
Sabah'a el konmasını da gördük. En ufak bir itirazda, en ufak bir muhalefette, en basit bir yolsuzluk haberinde medya grupları batırılmakla tehdit ediliyorsa varsın gazeteler kendilerini haber yapsınlar, 'buzz'a hapsolsunlar... Bu dönem de illa bitecektir...
Gürsel Tekin'i neden seviyorum
Devlet partisi olarak bilinen ve yüzde 20'lik oy oranının dışındaki herkese kapılarını kapatmakla suçlanan CHP'nin çehresinin de değişeceğini gösterdiği için... Açılım çabalarının kozmetik değil samimi olduğuna inandığım için... Önce türban, sonra eşcinseller, şimdi de metalciler derken mağduriyette herhangi bir dil-din-ırk-cinsiyet ayrımı gözetmeden herkese sahip çıktığı için... İstanbul'da sokak sokak gezerek, herkesi örgütleyerek, hiç siyasi bilinci olmayanlarda bile 'oy verme' arzusu uyandırdığı için... 'Bu adam iş yapar' algısını oturttuğu ve kendisini kabul ettirdiği için... CHP'de de vitrin olunabileceğini gösterdiği için...
Peki sizce Gürsel Tekin'in bireysel çabası mı bunlar, yoksa CHP'deki bir politika değişikliğinin işareti mi?
Herkes Deniz Baykal'ı bu partiyi tek adam diktatoryasına hakim etmekle suçlayıp dururken son zamanlarda CHP'den Kemal Kılıçdaroğlu, Gürsel Tekin gibi adamlar çıkıyor.
Düşünün, dışlanan Mehmet Sevigen bile Türkiye'nin Harvey Milk'i olmaya oynuyor ve eşcinsel hakemin haklarını savunuyor; Meclis'te ve dışarıda, konferanslarla, soru önergeleriyle...
Bunlar herhalde Baykal'dan habersiz, korsan particilik yapmıyor. Belli ki Baykal bu isimleri destekliyor, onların arkasında.
Yapılacak tek şey bu isimleri daha fazla vitrine çıkarmak, daha fazla kullanmak ve CHP'nin üzerindeki ölü toprağını attığına ve dinanizmine seçmeni ikna etmek.