AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-07-31
Yazar olan insanın çalışmak için huzurlu ve sakin ortamlara ihtiyacı olduğu yolunda teorik bir düşünce var. Böyle bir şey duydum.
Eğer gerçekten durum böyleyse benim yazar değil kaldırım matkapçısı olarak çalışıyor olmam gerekiyordu.
Evli ve çocuklu her erkek bilecektir ki; onların hayatlarında minimum ses ve gürültü olabilmesi katiyen mümkün değildir. Ben de zaten işin bu normal yönüne kalıcı çözüm getirmenin peşinde değilim.
Belirli bir düzeyde gürültüyü, çılgınlığı zaten diğer erkekler gibi kader olarak kabul ettim de bizde biraz daha özel bir durum var.
Rana'nın alçak düzeyde konuşma adeti yok. Bazen ben onun iki kulağının da sağır olduğunu ve bunu benden gizlemeye çalıştığını düşünüyorum. Çünkü sağır olmayan bir insanın normal konuşurken o kadar fazla yüksek sesle konuşması katiyen mümkün değil. Zaten beni de hiçbir şekilde dinlemiyordu da ben bunu bilerek yapıyor, daima duymazlıktan geliyor zannediyordum. Ama bir ihtimal, gerçekten duymuyor olabilir beni.
Eğer sağır değilse bu daha da ürkütücü. Geçenlerde oğlan ile dışarıya çıkıyorduk Rana bize 'Güle güle gidin' dedi. Bulunduğumuz sitenin korumaları silahlarını çekip bizim eve doğru koştular. Çıkan sesten eve saldırı olduğunu ve Rana'nın yardım istemek için canhıraş haykırdığını sanmışlar. Onları sakinleştirip geri gönderdim.
Sonra oğlum da bizimle kavgalar etmeye başladı.
Sadece benimle kavga etse önemi yok. Çünkü ben onu alçak sesle gizlice tehdit edip susturabiliyorum. Ama Rana'ya bağırdığı zaman ev anında Normandiya Çıkarması'nın ilk saatlerindeki duruma dönüşüyor.
Ben evli ve çocuklu adamların kendi ailelerine hiç görünmeden, onlara hiç bulaşmadan yaşamaları gerektiğine inandığımdan, odamın kapısını devamlı kapalı tutuyorum. Ama yine de onlar kavgaya başladıklarında, bazı tarafsız gözlemcilerce zaten fazla çalıştığı söylenemeyen beynim tamamen duruyor. Bırakınız yazmayı, okuduğumu bile anlayamıyorum. O düzeydeki kavgada her an birilerinin vahşi biçimde öldürebileceği korkusuyla yaşıyorum. (Ve tabii ki kavgada oğlanın tarafını tutuyorum. Rana'dan korkmasam odadan çıkıp oğlan için tezahürat bile yapacağım). Sonra evde aniden bir sessizlik oluyor ve ben odadan olay yeri keşfine çıkıyorum. Bir felaket manzarası göreceğim sanıyorum ama her defasında oğlan ile Rana'yı, sanki bir az önce kavga edenler onlar değilmiş gibi, büyük bir karşılıklı sevgi ortamında görüyorum.
Bu sürece hiç alışamadım, ders alamadım. Her defasında stresi ben yaşıyorum. Onlar bağırıp çağırıp rahatlıyor. Sonra da yoga seansını yeni tamamlamış insanlar gibi mutlu bir şekilde etrafta dolaşıyorlar.
Bir de şu var; benim sabahları afyonum kolay patlamaz. Afyonumun saat 18.30 civarında patladığını söyleyebilirim. (O aynı zamanda günün ilk içki saatidir.) Yani 'Hemen kalk, oğlanı kursa sen götüreceksin' gibi veya 'Baba uyan, düşmanlar saldırıya geçti. Hemen savunma hazırlamalıyız' gibi şoklarla hızlı uyandırıldığımda, sadece vücudum sarsak olmaktan çıkar, aynı zamanda beynim de sarsaklaşmaya başlar. Yani ben her gün aşırı sarsağım. Bunun üstüne aşırı gürültü stresi de binince hala hayatta olmam bile mucize sayılmalı.
Bazen bunaldığımda evin savaş alanından en uzak bölgesindeki tuvalete kapıyorum kendimi. Rana benim tuvalete kendimi çok uzun süre kapattığımı düşünüyor. Neredeyse yaşım tutsa tuvalete kapanıp 31 çektiğimi düşünecek. Halbuki ben onu odamda bilgisayarın başında yapıyorum.
'İspat et uzun oturduğumu' dedim. Bana bir gün önce başlayıp tuvalette bitirdiğim kitabı yorumsuz gösterdi. Birden 'Kolay, hızlı okunuyordu' da diyemedim. Çünkü James Joyce'un 'Finnegans Wake'iydi bu kitap. Evet; onu okumaya tuvalette başlayıp, bitirmiştim..
Tuvalete kaçamadığım günlerde ise odamda kendimi tamamen hareketsiz ve sessiz durumda tutmaya çalışıyorum. Kendimi tamamen hareketsiz, sessiz, tuttuğum takdirde hayatın da genelde bana uyum sağlayacağı yolunda bir (geçersiz olduğunu sonradan anladığım) teorim de var benim.
Geçenlerde evde çalışan kız, benim odama kahve bırakmak için girdi ve bana bakar bakmaz bir çığlık atıp, dehşet içinde kaçtı. Böylece evde çığlık atarak koşuşan insan sayısı birden üçe çıktı.
Kendimi o kadar durağan, hareketsiz ve sessiz hale getirmişim ki bir süre sonra vücut (ekran) koruyucum ortaya çıkmış. Benim vücut koruyucumda da Bugs Buny, yakalayıp tecavüz etmek amacıyla Vak Vak Amca'yı sürekli kovalar durur.
Velhasıl ben yazı yazmayı nasıl başarıyorum buna şaşırıyorum doğrusu... Tamamen çıldırmış insanların tuhaf ortamlarda her şey normalmiş gibi davranabildikleri teorisi de doğru galiba...