AKŞAM GAZETESİ | Sevim Gözay | 2009-08-04
Nemli ve ağır bir İstanbul gecesi, klimalı bir televizyon ikliminde Yaşar Nuri Öztürk Hoca'nın ve Haktan Akdoğan'ın konuk olduğu bir '2012 dünyanın sonu mu?' yayınına hazırlanıyoruz. Programın ilk bölümünde Bengü var. 20 dakika ona ayrıldı. Gelecek, yeni şarkılarını söyleyecek, yeni albümünü anlatacak, gidecek. Yaşar Nuri Hoca ve Haktan Bey istirahatteler o sıra. Gittim, hal hatır sordum, 'aman hocam sizin geleneğinizi bilirim, bir bahane bulup ayar etmeyin, eylemeyin' dedim. 'Sen bu binayı ne zamandan beri biliyorsun?' dedi. Hocanın bakışında öyle tuhaf bir parıltı vardı ki, kırk tilkinin kırkıyla da göz göze olduğumu anlayıverdim. 'İlk televizyon olduğu günlerden biliyorum. Burada asistan olarak çalışıyordum' dedim. Isıracak sandığım tilkilerin yarısı döndü arkasını gitti. Bu binada nice programlarda nice konuşmalar yaptığını söyledi Hoca. Çoğunu seyretmiş olduğumu düşündüm. Yayında görüşmek üzere huzurdan ayrıldım.
HAYATI CİDDİYE ALMAK GEREK
Bengü ve de şarkısında anlattığı 'iki melek'le beraber açtık programı. Güldük, söyledik, eğlendik, 'hayatı hafife aldık', teşekkür ettik, ayrıldık Bengü'den. Reklam arası... Haktan Bey ve Yaşar Nuri Hoca stüdyodaki yerlerini aldı. Reklamlar bitti, '2012 dünyanın sonu mu?' sorusuna cevap arayacağımız bölüm başladı. Konuklarımı tanıttım, hoş geldiniz dedim. Fakat o da ne? Yaşar Nuri Hoca sırtını döndü bana. Yayında. Davet üzere geldiği programda. Fakat sırtı dönükken bile gördüm ki, o gitti sandığım tilkilerin hepsi karşımda. Hiçbirinin de kuyrukları birbirine bir an olsun değmeden dönüp duruyorlar. Açık ve de seçik.
KÜSTÜM ŞOV
Soruyorum, konuşmuyor. Yüzüme dahi bakmıyor. Muhatap almıyor. Haktan Bey'le kendi aralarında konuşuyorlar. Neden sonra patladı, 40 dakika bekletildiği için sitem etti. 'Benimle 1 dakika bile işi olan kimsenin hayatı ciddiye alması gerek' diye gürledi. Sözü edilen, hayatı ciddiye almayan kişi benden başkası değil o an. Hakkı var Hoca'nın. Daha az önce şeker pembesi ayakkabılarımın üstünde Bengü'yle kakara kikiri eden ben. Yaşar Nuri Hoca gibi, Haktan Akdoğan gibi, iki değerli konuğu Bengü sevdasıyla 20 dakika programa geç alan ben. Hak ettim mi? Ettim. Hoca bunlara kızıp programa hiç çıkmayabilir miydi? Evet. Stüdyoyu terk edebilir miydi? Evet.
Fakat yapmadı. Gitmedi. Tilkiler de gitmedi. Yayın yayındır dedi. Beni yerle bir etmeyi seçti. İki lafın arası 40 dakikayı yüzüme vurdu. Sinirini benden çıkardı. Olsun varsın. Reklam arası...
HOCANIN VURDUĞU YERDE GÜL BİTER
Siz reklamları izlerken, ben affedilmeye uğraştım. Suçluyu, suçsuzu ayırt etmeye didindim. Hoca ya halime üzüldü, ya zulüm etmekten yoruldu. Bilmiyorum. Fakat yüzü gülüyordu artık. Unuttuk, dedi. Kapattık o konuyu, dedi. Mucize! Sonrasında da öyle kıvrak, öyle esprili hamleler yaptı ki, inanamadım. Sağ ol Hocam, var ol Hocam.
BEN NEREDE YANLIŞ YAPTIM?
BİR Hoca içeride yayını izlerken yirmi dakika gülüp oynadım. İKİ Şeker pembesi ayakkabıların üstünde ciddiye alınmayı umdum. ÜÇ Herkesleri havanda döven alim bir Hoca'yı 40 dakika beklettim. Kendim ettim, kendim buldum, sevgili okur. Fakat şunu da söylemeden edemeyeceğim ki; 40 dakikalık bekleme süresi boyunca yüzü bir an düşmemiş olan Yaşar Nuri Hoca, birilerine çatmak için sabır ve sükunetle kamera ışıklarının yanmasını bekledi. Olay budur. Düşün düşün dur. Hayırlı pazarlar cümleten.