Çevik Bir tarafından andıçlanan gazeteciler, bugün onun hakkında suç duyurusunda bulunulmasından dolayı çok hoÅŸnut. Genellikle bu konularda serinkanlı tutumuyla tanıdığımız Yalçın DoÄŸan bile geçtiÄŸimiz günlerde 'Ben ilahi adalete inanırım' diye yazmış.
28 Åžubat ve andıç, Türk demokrasi tarihinin kara bir lekesidir. Ancak pek çok kara lekenin, haksızlığın, adaletsizliÄŸin olduÄŸu bir tarihte bu uzun bir kara çizgi mi, yoksa küçük bir siyah nokta mı tartışmaya açık.
EÄŸer bir maÄŸduriyet terazisine koyacak olursak 28 Åžubat'ın maÄŸdurlarının başına gelenler zulüm çekmiÅŸ onca Türk aydınının çektiÄŸi karşısında epey hafif kalır.
Bu ülkede, maalesef kötü bir gelenekle, düÅŸünce adamlarına zulüm uygulanır. Hapislerde süründürülür, ifade alanları ellerinden alınır, yok edilmek için uÄŸraşılır.
Oysa 28 Åžubat'ın maÄŸdurlar listesinin en bilinen iki ismi Birand ve Çandar böyle bir zulümden nasiplerini almadı. Alsalardı, demiyorum. Aman yanlış anlaşılmasın.
Ancak ÅŸu andıç mevzuundan beri kopartılan gürültüye bakınca sanki hapislerde çürümüÅŸ aydınların isyanı olduÄŸunu düÅŸünürsünüz. Oysa böyle bir ÅŸey yok. Birand hemen, Çandar da bir süre sonra köÅŸesinden oldu ve hemen yeniden kendilerine iÅŸ buldular. Hiçbir maddi kayıp yaÅŸamadılar en basiti. Manevi yıkımları da çok kısa sürdü.
İkisinin bu meselenin poster çocuÄŸu olması yönetim hatası: Kendi patronları arkalarında durmadı. Oysa baÅŸka andıçlanan gazetecilerin patronları arkalarında durdu, onlara bir ÅŸey olmadı.
Kızmaları gereken tek merci o zamanki patronlarıdır.
Ama ÅŸimdi kalkıp da yaÅŸadıkları maÄŸduriyeti abartmak düpedüz rol çalmak ve bu ülkenin çok çekmiÅŸ aydınlarına düpedüz bir ihanettir. Peki bugün liberal saflara geçen, Birand ve Çandar'ın gazına gelen meslektaÅŸlar? Onlara ne oluyor?
Dahası, onların rüzgarıyla medya koskoca bir 28 Åžubat sürecini bir andıçlanan gazeteciler hikayesine indiriverdi: Sekiz yıllık eÄŸitim, Kur'an kursları gibi düzenlemeler, bu gibi olumlu adımlar hiç mi hiç anılmıyor.
Varsa yoksa bir andıç PR'cılığı.
KeÅŸke o zamanki generaller gazeteci fiÅŸlemek yerine tüm konsantrasyonlarını vatanı korumaya adasalar, görev tanımları içinde kalsalardı. Ve bu kara leke hiç yaÅŸanmasaydı.
Ancak tarih de bu ÅŸekilde, bu gibi aksamalar ve hatalarla ilerliyor. Biz dünden bu ÅŸekilde ders alıyoruz.
Ama bakıyorum, ne Birand'da ne de Çandar'da böyle bir tutum yok. Bilakis fazlasıyla rövanÅŸistler. O intikam günü geldi çattı diye keyiflerine diyecek yok.
Bugün pek çok gazeteci, tıpkı dün Birand'la Çandar gibi maÄŸdur durumda. Sonunda ne olacağını bilmediÄŸimiz bir Ergenekon tertibiyle yargılanıyorlar. Pek çok hukuksuzluk var ortada, pek çok insan hakları ihlali. Bu isimler daha haklarında hüküm bulunmadan bizzat kendi meslektaÅŸları tarafından infaz ediliyorlar.
DediÄŸim gibi, sonunda ne çıkacağını bilmiyoruz.
O yüzden biraz temkinli olmak gerekmiyor mu? Belki Tuncay Özkan (ki kendisini hiç sevmem), Mustafa Balbay (hiç tanımam) serbest kalacaklar, aklanacaklar. Tıpkı Birand ve Çandar gibi bir tertibe kurban oldukları anlaşılacak.
İlk baÅŸta dünün maÄŸdurlarının hassasiyet göstermelerini beklemek haksızlık mı?
Hele hele kanal yöneten Birand'ın bu tutumu editoryal bir politikaya dönüÅŸtürmesi doÄŸru olmaz mı?
Peki nerede bu temkin, serinkanlılık, mesafe ve 'suçu kanıtlanana kadar herkes masumdur' ilkesi?
Oysa bakıyoruz, Birand kanalını da kendi düÅŸünce tarzına göre yönetiyor... Sözde liberal, ikinci cumhuriyetçi arkadaÅŸlarının sık sık kendilerini ifade etmelerini saÄŸlıyor.
RövanÅŸist duyguları en temel gazetecilik kurallarını engelliyor bu isimlerin...
Acaba AKP'yle bu gazetecileri birbirine baÄŸlayan bu 'rövanÅŸ kardeÅŸliÄŸi' mi, diye merak etmeden duramıyorum.
Yakışıyor mu 'Dün bize bugün size' mantığı duayen olmuÅŸ gazetecilere...
Maalesef, bu andıç maÄŸdurlarından anladığım tek ÅŸey demokrasiyi kendileri için istedikleri. Hadi bakalım Birand beni ikna etsin gerçekten demokrat olduklarına.
KaÅŸ'tan bir Türkbükü-Alaçatı yaratmak
Ben yetiÅŸemedim, bundan 20 sene önce Türkbükü'ne sadece denizden ulaÅŸanlar, burayı mavi yolculukta keÅŸfedenler ve bakir araziye tapanlar varmış. Bugün, Türkbükü teknelerin mazot kokusundan ve karadan yükselen korkunç müzikten dolayı kıyıdan denize girilebilecek bir yer deÄŸil. Fatih Terim'in evinden Eren Talu'nun villalarına raÄŸmen birbirinden kötü mimari eserlerin bir zamanların bu bakir topraklarını kirlettiÄŸini de eklemem gerek.
Peki nasıl oldu da Türkbükü bu hale geldi?
Günlerdir, İstanbullu turistin bir bölgeye kalite getirip çıtayı yükselteceÄŸinden bahsediyorum ama Türkbükü'nde bu paralı turisti avlamak için ayar kaçtı. Burada sorumluluk tamamen belediyelerindir: 'Bizim köylümüz daha fazla para kazansın' diye her ÅŸeye göz yumdular, her ÅŸeye izin verdiler.
Türkbükü ilk kez Maki Otel'le İstanbullu eÄŸlencesi ve tatiline karıştı, sonra doz kaçırıldı...
Benzer bir süreç Alaçatı için de geçerli.
ÇeÅŸme, İzmirliler'in kendi Riviera'sıydı ve dışarıdan pek kimse gelmezdi. Hele hele Alaçatı'ya hiç uÄŸranmazdı. Bir 'Ferhunde Hanımlar' dizisi orada çekilmiÅŸti, bir de Sezen Aksu'nun 'Kalbim Ege'de Kaldı' klibi.
Sonra bir gün TaÅŸotel açıldı. TaÅŸ bir ev restore edildi, harika bir yere dönüÅŸtürüldü ve sekiz odası bir anda İstanbul'da kulaktan kulaÄŸa yayıldı...
Peki sonra?
Sonra tabii ki doz aşıldı... Kötü belediyecilik yine her ÅŸeye ve herkese göz yumdu. Yine 'Bizim çocuklar para kazansın' dendi... Deniz dolduruldu, kooperatifler site yaptı vs. Ve ÅŸimdi Alaçatı, temmuz-aÄŸustosta çekilmez bir yer.
Peki ikisinin arası mümkün deÄŸil mi? Hem kaliteli hem de dozunda geliÅŸmiÅŸlik, yerele saygılı bir 'gentrification' imkansız mı?
Tabii ki imkanı var. KaÅŸ güzel yer. Bu İstanbullu istilasına ilk aday yerlerden biri olarak görünüyor. Bir gün buraya da birisi Maki, TaÅŸotel gibi bir yer açacak. İllaki. Bundan kaçış yok. Ama umarım o gün geldiÄŸinde yerel doku bozulmaz, sadece kalite çıtası yükseltilerek İstanbullu istilası zulme dönüÅŸmez.