AKŞAM GAZETESİ | Nagehan Alçı | 2009-08-05
Yıllardır şu soruların cevaplarını bekliyordum. Ayşe Arman'ın türban takıp Türkiye'yi keşfe çıkmasıyla beklentim iyice arttı:
Neden kendini muhafazakar olarak tanımlayan aydın kadınlar konu 'kadın olmak' meselesine gelince kaçak güreşiyorlar?
Niçin gizli bir suskunluk yemini etmişçesine yalnızca gerektiği zamanlarda savunma pozisyonuna geçiyorlar?
Kendilerini 'içeriden' ve limitsizce anlatmayı neden denemiyorlar?
Cinsellikleri, seksten beklentileri, bekaret konusunda düşündüklerini neden açık açık yazmıyorlar?
Yoksa 'muhafazakar kadın' ve 'aydın kadın' konu kadınlığa gelince bir oksimorondan mı ibaret?
***
Yıllardır türbanı tartışıyoruz. Ancak bu tartışmalar yalnızca üniversiteler, kamusal alan ve en oryantalist hislerle yarattığımız 'mahalle' ekseninde sürüyor. Çoğu kupkuru. Hadi son zamanlarda türbanın altına giyilen mini etekleri, sürülen rujları filan da konuşmaya başladık ama (ki bunları da eteklerin ve rujların sahipleri anlatmıyor!) nasıl oluyor da hala feminizmin sloganı olan 'kişisel olan politiktir'e gelemiyoruz?
***
Neden türbanın ne hissettirdiğini türbana yabancı Ayşe Arman'dan dinlemek zorunda kalıyoruz? (Nihal Bengisu Karaca'nın deniz macerasını anlattığı yazılarını bu kulvardaki iyi bir istisna olarak anıyorum.)
Seks kelimesi dolaşımda mı?
Bu sorular birtakım bıyıklı adamlar tarafından cevaplandırılacak sorular değil. Her zamanki gibi 'erkek' tartışma masalarında ele alınacak konular hiç değil. Ben bir Sibel Eraslan'dan, bir Fatma Barbarosoğlu'ndan, bir Cihan Aktaş, bir Elif Çakır'dan şunların cevaplarını almak istiyorum:
1) Muhafazakar kesimde makbul doğum kontrol yöntemi diye bir şey var mıdır?
2) Evliyken başka bir erkeği arzulayan kadına nasıl bakarsınız?
3) Kafanızı dağıtmak istediğinizde ne yaparsınız?
4) Kendinizi başı açık kadınların yanında daha az mı kadın hissedersiniz? Onları kıskandığınız olur mu? Vs vs...
Bunlara benzer basit ve kadın olmaya dair sorular...
***
Ancak bu sorulara siz, gerçek muhataplar tarafından yanıtlar gelmeye başlayınca gittikçe komikleşen kamplaşma havasını biraz dağıtmak mümkün olacak. Aksi takdirde oryantalizmin alasını yapmaya devam edeceğiz maalesef. 'Öteki' diye tarif ettiğimiz bir kesimi kendimiz konuşturup kendimiz anlamış gibi davranacağız. Ve Halil Cibran'ın şu sözünü haklı çıkaracağız:
'Benim içimdeki hayatın sesi senin içindeki hayatın kulağına erişemez. Yine de aradaki sessizliği bozmak için konuşalım.'
***
Konuşalım ama birbirimizi anlamak için. Var mısınız?