AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-08-05
Çevik Bir tarafından andıçlanan gazeteciler, bugün onun hakkında suç duyurusunda bulunulmasından dolayı çok hoşnut. Genellikle bu konularda serinkanlı tutumuyla tanıdığımız Yalçın Doğan bile geçtiğimiz günlerde 'Ben ilahi adalete inanırım' diye yazmış.
28 Şubat ve andıç, Türk demokrasi tarihinin kara bir lekesidir. Ancak pek çok kara lekenin, haksızlığın, adaletsizliğin olduğu bir tarihte bu uzun bir kara çizgi mi, yoksa küçük bir siyah nokta mı tartışmaya açık.
Eğer bir mağduriyet terazisine koyacak olursak 28 Şubat'ın mağdurlarının başına gelenler zulüm çekmiş onca Türk aydınının çektiği karşısında epey hafif kalır.
Bu ülkede, maalesef kötü bir gelenekle, düşünce adamlarına zulüm uygulanır. Hapislerde süründürülür, ifade alanları ellerinden alınır, yok edilmek için uğraşılır.
Oysa 28 Şubat'ın mağdurlar listesinin en bilinen iki ismi Birand ve Çandar böyle bir zulümden nasiplerini almadı. Alsalardı, demiyorum. Aman yanlış anlaşılmasın.
Ancak şu andıç mevzuundan beri kopartılan gürültüye bakınca sanki hapislerde çürümüş aydınların isyanı olduğunu düşünürsünüz. Oysa böyle bir şey yok. Birand hemen, Çandar da bir süre sonra köşesinden oldu ve hemen yeniden kendilerine iş buldular. Hiçbir maddi kayıp yaşamadılar en basiti. Manevi yıkımları da çok kısa sürdü.
İkisinin bu meselenin poster çocuğu olması yönetim hatası: Kendi patronları arkalarında durmadı. Oysa başka andıçlanan gazetecilerin patronları arkalarında durdu, onlara bir şey olmadı.
Kızmaları gereken tek merci o zamanki patronlarıdır.
Ama şimdi kalkıp da yaşadıkları mağduriyeti abartmak düpedüz rol çalmak ve bu ülkenin çok çekmiş aydınlarına düpedüz bir ihanettir. Peki bugün liberal saflara geçen, Birand ve Çandar'ın gazına gelen meslektaşlar? Onlara ne oluyor?
Dahası, onların rüzgarıyla medya koskoca bir 28 Şubat sürecini bir andıçlanan gazeteciler hikayesine indiriverdi: Sekiz yıllık eğitim, Kur'an kursları gibi düzenlemeler, bu gibi olumlu adımlar hiç mi hiç anılmıyor.
Varsa yoksa bir andıç PR'cılığı.
Keşke o zamanki generaller gazeteci fişlemek yerine tüm konsantrasyonlarını vatanı korumaya adasalar, görev tanımları içinde kalsalardı. Ve bu kara leke hiç yaşanmasaydı.
Ancak tarih de bu şekilde, bu gibi aksamalar ve hatalarla ilerliyor. Biz dünden bu şekilde ders alıyoruz.
Ama bakıyorum, ne Birand'da ne de Çandar'da böyle bir tutum yok. Bilakis fazlasıyla rövanşistler. O intikam günü geldi çattı diye keyiflerine diyecek yok.
Bugün pek çok gazeteci, tıpkı dün Birand'la Çandar gibi mağdur durumda. Sonunda ne olacağını bilmediğimiz bir Ergenekon tertibiyle yargılanıyorlar. Pek çok hukuksuzluk var ortada, pek çok insan hakları ihlali. Bu isimler daha haklarında hüküm bulunmadan bizzat kendi meslektaşları tarafından infaz ediliyorlar.
Dediğim gibi, sonunda ne çıkacağını bilmiyoruz.
O yüzden biraz temkinli olmak gerekmiyor mu? Belki Tuncay Özkan (ki kendisini hiç sevmem), Mustafa Balbay (hiç tanımam) serbest kalacaklar, aklanacaklar. Tıpkı Birand ve Çandar gibi bir tertibe kurban oldukları anlaşılacak.
İlk başta dünün mağdurlarının hassasiyet göstermelerini beklemek haksızlık mı?
Hele hele kanal yöneten Birand'ın bu tutumu editoryal bir politikaya dönüştürmesi doğru olmaz mı?
Peki nerede bu temkin, serinkanlılık, mesafe ve 'suçu kanıtlanana kadar herkes masumdur' ilkesi?
Oysa bakıyoruz, Birand kanalını da kendi düşünce tarzına göre yönetiyor... Sözde liberal, ikinci cumhuriyetçi arkadaşlarının sık sık kendilerini ifade etmelerini sağlıyor.
Rövanşist duyguları en temel gazetecilik kurallarını engelliyor bu isimlerin...
Acaba AKP'yle bu gazetecileri birbirine bağlayan bu 'rövanş kardeşliği' mi, diye merak etmeden duramıyorum.
Yakışıyor mu 'Dün bize bugün size' mantığı duayen olmuş gazetecilere...
Maalesef, bu andıç mağdurlarından anladığım tek şey demokrasiyi kendileri için istedikleri. Hadi bakalım Birand beni ikna etsin gerçekten demokrat olduklarına.
Kaş'tan bir Türkbükü-Alaçatı yaratmak
Ben yetişemedim, bundan 20 sene önce Türkbükü'ne sadece denizden ulaşanlar, burayı mavi yolculukta keşfedenler ve bakir araziye tapanlar varmış. Bugün, Türkbükü teknelerin mazot kokusundan ve karadan yükselen korkunç müzikten dolayı kıyıdan denize girilebilecek bir yer değil. Fatih Terim'in evinden Eren Talu'nun villalarına rağmen birbirinden kötü mimari eserlerin bir zamanların bu bakir topraklarını kirlettiğini de eklemem gerek.
Peki nasıl oldu da Türkbükü bu hale geldi?
Günlerdir, İstanbullu turistin bir bölgeye kalite getirip çıtayı yükselteceğinden bahsediyorum ama Türkbükü'nde bu paralı turisti avlamak için ayar kaçtı. Burada sorumluluk tamamen belediyelerindir: 'Bizim köylümüz daha fazla para kazansın' diye her şeye göz yumdular, her şeye izin verdiler.
Türkbükü ilk kez Maki Otel'le İstanbullu eğlencesi ve tatiline karıştı, sonra doz kaçırıldı...
Benzer bir süreç Alaçatı için de geçerli.
Çeşme, İzmirliler'in kendi Riviera'sıydı ve dışarıdan pek kimse gelmezdi. Hele hele Alaçatı'ya hiç uğranmazdı. Bir 'Ferhunde Hanımlar' dizisi orada çekilmişti, bir de Sezen Aksu'nun 'Kalbim Ege'de Kaldı' klibi.
Sonra bir gün Taşotel açıldı. Taş bir ev restore edildi, harika bir yere dönüştürüldü ve sekiz odası bir anda İstanbul'da kulaktan kulağa yayıldı...
Peki sonra?
Sonra tabii ki doz aşıldı... Kötü belediyecilik yine her şeye ve herkese göz yumdu. Yine 'Bizim çocuklar para kazansın' dendi... Deniz dolduruldu, kooperatifler site yaptı vs. Ve şimdi Alaçatı, temmuz-ağustosta çekilmez bir yer.
Peki ikisinin arası mümkün değil mi? Hem kaliteli hem de dozunda gelişmişlik, yerele saygılı bir 'gentrification' imkansız mı?
Tabii ki imkanı var. Kaş güzel yer. Bu İstanbullu istilasına ilk aday yerlerden biri olarak görünüyor. Bir gün buraya da birisi Maki, Taşotel gibi bir yer açacak. İllaki. Bundan kaçış yok. Ama umarım o gün geldiğinde yerel doku bozulmaz, sadece kalite çıtası yükseltilerek İstanbullu istilası zulme dönüşmez.