AKŞAM GAZETESİ | Serdar Akinan | 2009-08-05
Tarlamdan torba torba sivri biber, patlıcan, kabak, barbunya, salatalık çıkmaya başladı. Başa çıkılır gibi değil. Dağıt dağıt bitmiyor...
Allahım bu nasıl bereketli bir şeymiş anlatamam.
Bu tarla, toprak, çiftçilik vesaire organik işine, kıyısından kenarından, bulaştım bulaşalı dünya tatlısı insanlarla tanışmaya başladım.
Mesela pembe domates ağı... Yerli domates tohumlarını dağıtan ve koruyan bir sivil girişim. Yüzlerce insan, memleketin dört köşesinden...
Mutlaka internet mekanlarına (Pembedomates.org) gidip bakın...
Bu mail grubundan gelen bir yazı ise beni o kadar etkiledi ki sizlerle paylaşmamın doğru olacağını düşündüm.
Yazı, ekolojik yaşamı savunanların, Buğday dergisinden takip ettikleri, bildikleri çok kıymetli bir isme ait... İşte, Sivil Toplum Geliştirme Programı Yöneticisi Sunay Demircan’ın, internetteki bir e-posta grubundan bana ulaşan yazısından bazı bölümler...
(...)
Yeşil sapları, şık karton kutuları, minik-yeşil etiketleri; tek renk, tek ses, tek yürek halleri; yüksek fiyatlarıyla tezgahların yıldızı, kan kırmızı domatesler. Yediniz mi? Yiyeceksiniz!
Onlara şimdi domates diyorlar. Devasa seralarda, tümüyle bilgisayar kontrolünde, topraksız koşullarda (su kültürü) yetişiyorlar. Her birinin köküne birer serum hortumu bağlı, damla damla dökülüyor azotlar, fosforlar, kalsiyumlar... Hava mı lazım? Pompalar var, suyun içine gerektiği kadar hava basıyor. Güneş mi lazım? Cıvalı ampuller var, fotosentezi artıran yüksek basınçlı ışık basıyor. Kuş mu lazım? Aşk olsun! Zamanı gelince, salınıyor bambus arıları içeri; dölleniversinler, kurda-kuşa muhtaç olmadan... Çünkü onlar doğanın güvensiz derbederliğine terk edilemeyecek kadar değerliler. Onlar, öbür dünyaya giderken yanımızda götüreceğimiz yatlar, katlar, plazmalar, plazalar... Hala markettesiniz. Süt içip kemikleri geliştirmek gibi bir inancın peşinde, dolaşıyorsunuz raflarda. O, beyaz sıvının içinde protein, vitamin, bir sürü bakteri, mineral filan olduğunu düşünüyorsunuz. Nasıl söylemeli, bilmem ki? Aramızda kalsın ama, onun içinde artık bir şey yok! İyisi mi bunu size, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden Prof. Dr. Ahmet Aydın söylesin 'Süt sağlıklı bir içecekken, raf ömrünü uzatmak için pastörizasyon, yüksek ısı uygulaması (UHT) ve homojenizasyonla çok zararlı bir ürün haline getiriliyor. Bu işlemlerle sütün içindeki tüm bakteriler öldürülüyor. Pastörizasyon, sütün vitamin ve mineralle zenginleşmesini engelliyor, sindirim enzimlerini tahrip ediyor, tahrip olan ve sindirilmeyen protein parçacıkları, bağırsaktan kanımıza geçiyor, vücut da bunları düşman olarak algılıyor ve bağışıklık sistemini tahrip ediyor. İnsan vücudu tahrip oluyor ve alerjik hastalıklara, bağışıklık sistemi hastalıklarına, romatizmal hastalıklara neden oluyor. Çocuklarda görülen kronik orta kulak iltihabının altında da süt kullanımı vardır...'
'Üzümleri gördünüz mü? Sanki bağdan yeni gelmişler. Dipdiri, ipiriler. Nereden geliyor bunlar? Şili'den. Şili mi? Evet! Kaç gündür buradalar? 3-5 gün oldu. Düşünün, Şili'nin bir köyünde topluyorlar bunları. Uzun yolculuklar sonunda bize geliyor. Bir süre bizim manavda bekliyor.. Alıyorsun eve getiriyorsun, evde de 3-5 gün daha, bana mısın demiyor. İyi ama, nasıl? Şahane şeyler var, adına ilaç diyorlar. Üzümlere verilen bu ilaçlardan birinin etiketindeki faydaları sayalım mesela: Dane büyüklüğünü artırır, n Dane ağırlığını artırır, *Dane şeklini daha düzgün olarak değiştirir, n Tam olgunlaşmada bile daneye parlak sarı yeşil rengini verir, n Güçlü üzüm çöpüne rağmen dane sıkıca sapa bağlı kalır. Bu yüzden yükleme taşıma esnasında danelenme nedeniyle olabilecek kayıplar azalır, n Dayanıklı ve dirençli kabuk sayesinde hasat ve hasat sonrası olabilecek yaralanmalar en aza iner, hastalıklara direnç katar,
n Kullanım dozu yükseldiğinde sofralık üzümlerde hasadı geciktirir, n Yüksek kalite ve standart sağlar, n Raf ömrü uzar...
(...)
Afiyet olsun efendim... Gıda A.Ş.'de hizmette sınır yok...