AKŞAM GAZETESİ | Nihal Kemaloğlu | 2009-08-06

kategori2

Tarihte gidemediğimiz Türkiye

Tarihin içinde yol alamayan, belli bir eşiğe gelince orada kalakalan, aşmaya çalıştıkça eşiği yükselten bahtsız bir toplum muyuz?
Daima bizi takıntı gibi izleyerek paralize eden ve tarihimizin çatışmalı zamanlarına geri gönderen görünmez el kimin?
Hep aynı duraktan geri döndüğümüz sürece mi değişim diyoruz?
Türkiye değişmezken, yeni bir projeden bahseder gibi  'Yeni Türkiye' demek fantazm değil mi?
Yeni Türkiye içi doldurulamayan boş bir imge olmuyor mu?
Bu kadar 'değişim' 'dönüşüm'ü dilimizde çevirerek neyi ödünlemeye çalışıyoruz?
Değişimimize ve dönüşümümüze engel zihniyet dirençlerimizi kavrayabiliyor muyuz?
İkili karşıt karakter özelliği taşıyan zihniyetimiz 'değişimi' idrak ettiğinde çatışma hattına dönüyor. 
Dünya konjonktürü, bölgesel rolümüz, ülke olarak yüzyılın düzenindeki kazanımlarımızın hepsi vız geliyor.
Türkiye'nin dünyaya çevrilen yüzü karartılıyor, değişimin propagandistleri susuyor.
Kendimize ve gündemimize kilitleniyoruz, kepenkler kapanıyor günlerce, haftalarca.
Çünkü biz 'ötekisi' kendi dışında olmayan bir ülkeyiz. 'Öteki' bizim içimizde.
Geçmişin yıkıcı dönemlerini aşmaya niyetlendiğimizde, içimizdeki ötekiyle çatışmanın vasatı da ortaya çıkıyor.    
Türkiye, çocukluğundan beri gördüğü kötü rüyaya geri dönüyor.
Tarih duruyor, gezegenin tek ülkesi oluyoruz.  
Belirsizlik ve şüphenin egemenliğindeki tekin olmayan günler diriliyor.
Yalıtılmış ülkenin geçmiş zaman kan davaları da... 
Kalıplaşmış, kemik zihniyetimiz filmi geriye sarar.
30, 40, 50, 100 yıl öncesinin donmuş zamanlarının haleti ruhiyesini kazanırız .
Herkes kendi meşrebine uyan tarihi figürü seçer.
Geçmişin muzafferleri ve mağdurları dönüşümlü olarak performanslarını paylaşırlar.
Her şeyi unutan toplumsal hafıza çatışma hatlarını hatırlar.
Akıl dışı bir alanda çelişik tavırlarla  dünyayı hayrette bırakırız.
Tarihin bir dönemi, kılık değiştirip bugün olurken.
Üslup seviyesi, çatışma şiddeti, bağnazlık direncimizin teminatıdır.
Bir masalda gibi hissedersiniz kendinizi. Tarih hiç akmamış bir hayal anlatıyı gerçek ve değişen Türkiye sanmışsınız.
Değişimi destekleyenler ve direnenleri ortak sahnede görünce aralarındaki makas kapanır.
İçimizdeki biriktirilmiş hınçla dolarız, bir hınç siyaseti yaratıp oradan akarız.
Hıncımızı mıknatıs misali çekecek siyaseti bulmakta sıkıntı çekmeyiz.
Kendi tarihini, kendine ders yapamamış insanlar olarak birbirimizin canını aynı yerden yakarız.
Sonra da kimin canı en çok yanmıştı tartışmasına gireriz.
Şu ülkede geçmiş dönemlerdeki bir travmayı yaşamamış kimse var mıdır diye düşünmeyiz.
Ya da 'birisinin canını mı yaktım' temel insani sorumuz olamaz.
Halbuki medeniyet, kimin ayağına bastım sorusuyla başlamıştır.
Geçmişin acılarını ve bedellerini bir tarihi tecrübeye dönüştüremeyenlerin yeni bir ülkesi olamıyor.
Bir masal ülkesi oluruz, masal bittiğinde bir arpa boyu yol gidemediğimizi görürüz.
'Gerçek zaman ve mekanda kendi kabusunu görmekle meşguldün' diyecektir tarih bize.