AKŞAM GAZETESİ | Nihal Kemaloğlu | 2009-08-06
Azgınlaşan 'cinayet haletiruhiyesinin' saldırısı altındayız.
İnsan varlığının karmaşık süreçlerinde biriken kötülük eylemde.
Sıradan, daralmış hayatlarda bir günün içinde üretilen hınç ve öfke, ertesi güne büyütülerek uyanılıyor.
Toplumsal zeminimizi ele geçiren duygusal cılızlık ve yalnızlık hıncı emziriyor.
İnsanın bilinmezliğinin eyleme döküldüğü 'cinayet' bizim için gündeliğin kara sürprizi oluyor.
Her yeni günle cinayet sıradanlaşırken, biz de cinayet çözümlemelerine dalıyoruz.
Naif gerekçelerle işlendiği söylenen cinayetlerin hikayeleri şimdiye değin karşılaşılmamış 'yeni bir cinayet türü'nü de işaret ediyor.
Çok vahşi yöntemlerle, kendini savunamayacak kurbanlar katlediliyor.
'Yeni cinayet türü' suç tarihimize katılırken, basit gündelik sebeplerine karşın içerdiği şiddetin boyutu tırmanıyor.
Sakin ve sessiz görüntülü kadınlar, donuk yüzleriyle günlük işlerini yapar gibi küçücük çocukları öldürmüşlerdi.
Dingin duruşları, suçları günışığına çıkınca da bozulmamıştı.
Bir sobanın içinden, 4 yaşındaki küçük kızın yanmış cesedinden arta kalan kemikler çıkmıştı. Komşu teyze gerekçe olarak 'onun da ailesi acı çeksin istedim' demişti.
'Birileri acı çeksin' diye küçücük kızı boğup, üzerine kolonya dökerek evindeki sobasında yakmıştı.
Bakkalda karşılaştığı küçük kızı öldürdükten sonra çocuğun elindeki ekmekle kahvaltısını yapmıştı.
6 yaşındaki Muhammet'in battaniyeye sarılı dövülmüş cesedini tarlaya bırakan annesi, TV'lerde bizimle beraber çocuğunu arıyordu.
Çocuğunun cesedi bulunduktan sonra Emniyet'e giderken yüzünden geçen tebessüm neyin tebessümüydü?
Tekin olmayan ekranlarda uzunca bir süre katil olduğundan bihaber, Dilber'le beraber olmuştuk.
Dilber'in, oğlunun katili olması senaryo gereği değildi.
Dilber TV'leri faka bastırıp, kontrolü ele geçirdi. 45 gün herkesi atlatıp, kamuoyunu oyalaması halen hepimiz için ağır bir sorudur.
Olay, kanal tarafından acele yönetilip bir yayın başarısına dönüştürülse bile...
Diğer yandan Adana'da bir apartman dairesinde bulunan 8 cesedin de en son gördüğü kişi bir yabancı değil, evin oğlu idi.
Katilin bütün bir güne yaydığı cinayetler, öğle vaktinden gece yarısına kadar sürmüştü. Evde pusuya yatıp, ailesinden 3'ü çocuk 8 kişiyi susturuculu tabancasıyla öldürmüştü.
Üç yeğen, iki kardeş, bir yenge ve ana-babası kurbanları olmuştu.
Bütün cinayetler soğuk ve serinkanlı
işlenmişti.
Duyanların buz kesmesine karşın onlar sakinlerdi.
Görünen o ki; bir telaş ya da tedirginlik
yaşamamışlardı.
Cinayet, 'trajikliği'ni kan bağı yakınlığından alır.
Yakınların ve aile üyelerinin fail ve maktul olduğu cinayetler üzerimize doğru patlarken bize neyi söylüyorlar?
Anlık cinnete uymayan çok soğuk cinayetlerin hepsi de.
Bu arada Bilge Köyü'nün üzerinde, hala kalaşnikofların dumanı tütüyor.
Cinayeti dokusunda biriktiren toplumsallığımız, açıklamayı 'kişi psikolojileri' üzerinden yapmaya kalkışıyor.
Cani, cinnet, dehşet sözcüklerinden çatılmış ifadelerle yapılan açıklamalar kafi geliyor.
Normal insanlar, 'normal' kavramına kendileri sığınıp katil psikolojisini anlatıyorlar.
Saldırganlığını ve öfkesini taşıyamayan yanımızdan söz etmiyorlar.
Cinayetin bir sosyal gerçeklik
olduğundan da...
Yaşadığı dünyanın kendisini yok saydığına ve görmediğine inanan insanların çoğaldığı bir toplumda yaşadığımızı da...
Kimseyle, ailesiyle, oğluyla, komşusuyla canlı bir ilişkisi olduğuna inanmayan ruhlar karabasana dönüşüyor...
Vicdan ve ahlak, dayanışmanın güvenliğinde içselleşiyor oysa.
Bizi topluma bağlayan, çözülen bağları, kayan zeminleri duymadan yaşamanın bedeli, bu cinayetlerle karşılaşmak oluyor.
Eğer bu 'yeni tür cinayet 'silsilesini kendi vicdanımızda 'psikopatlığa' indirgeyip rahatlarsak, gündeliğin zehri ilk fırsatta kendini boşaltırken, biz de boş bulunacağız demektir.