AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-08-06
Sanki hayatta ilgilenecek başka hiçbir şey yokmuş gibi bu Kürt açılımı meselesine nedense takmış durumdayım. Bu konuda fikir bildirmezsem sorun katiyen çözülemezmiş gibi geliyor bana.
Oysa prensip itibarıyla hayatta ciddi olan hiçbir şey ile ilgilenmeme kararı almış olmama, 'Kürt' ve 'açılım' kelimeleri bile haddinden fazla ciddi olmalarına rağmen (Rojin bu olumsuzlukların dışında. Onun yeri ayrı) gereksiz yerde bu konuya arada bir girip duruyorum.
Daha önceden ilk teorik müdahalem Abdullah Öcalan ile görüşebilecek gazeteci listesini düzenleyerek olmuştu. Bugünkü ikinci müdahalem ise Abdullah Öcalan'ın açılım konusunda öne sürdüğü şartlar üzerinde olacak.
Öcalan, 'Türkiye'de demokrasi yok' diyenleri hayli utandıracak ve Mehmet Altan gibilerine Türkiye'nin standartlarını Avrupa Birliği ülkelerinden yukarıda gibiymiş gibi gösterecek bir iş yaptı ve müebbet hapse mahkum olarak yattığı cezaevinden devlete karşı şartlar öne sürdü. Ve bunları tartışacak. Bu 'Habeas Corpus' ilkesinin dünya medeniyet tarihinde ulaştığı en üst mertebedir.
Ben ruhsal bunalımda olduğumdan, hatta galiba hafiften çıldırmaya başladığımdan olsa gerek, işi gücü bıraktım, bu şartları baştan sona okudum.
Bence makul şartlardı bunların çoğu. Eğer benim fikrim sorulacak olursa ben 'Kabul ediverin gitsin' derim. Listedeki maddelerle hiçbir sorunum olmadı, ta ki son maddeye gelinceye kadar.
O ana kadar sakin bir şekilde yapılabilir bazı şartlarını sıralamış Abdullah Öcalan ama son maddedeye gelince aniden 'Toprak reformu yapılsın' deyivermiş.
Yani açılım başarısız olsun diye 'öyle bir şart öne sür ki açılım işini kilitle' deseniz ancak olabilirdi böyle bir şey.
Ben kendimi bildim bileli (ki kendimi hayli uzun süredir biliyorum) bu memlekette toprak reformu yapılmak daima istenir ama bu bir türlü yapılamaz...
Sadece bu nedenle bile benim olağanüstü gıcığım vardır bu roprak reformu isteyenlere. Lafı bile benim dengemi bozar. Dengemi bir başka bozan kavram 'Yerli mallarını koruma haftasıdır'. İkisini de duyunca hasta gibi olurum.
'Yerli mallarını koruma haftası'na antipatim, aşırı ve zorla yenilen incir, fındık gibi şeylerden oluştu. Tamam da 'Toprak reformu ile senin bir kötü hatıran nasıl olabilir ki?' diye sorarsanız onu da anlatacağım gayet tabii ki.
Ben köylüleri hayatta ilk kez Bodrum'a gittiğimde gördüm. Ondan sonra hiç görmedim ve bununla da gurur duyuyorum. Ama toprak reformu yine de beni hasta ediyor..
Tek kelimeyle ve net cevap vereceğim bunun nedenini soranlara: Maoistler.
Evet; toprak reformu denilince ben eski Maoist arkadaşları hatırlarım.
Aralarında Mao hayranlığı nedeniyle kendilerine 'Chairman' diye hitap edilmediğinde kızanları bile vardı. Yani önemli bölümü tamamen delirmiş durumdaydı. Bunlar köylü sınıfından makul bir siyasi hareket olmasının mümkün olmadığı gerçeğini göz ardı ederek bu dünyada sadece sömürülmek için gelmiş gibi davranan bu sınıfı siyasi açıdan bilinçlendirmek gibi imkansız işlere filan girişirlerdi. Öcalan gibi onlar da 'Toprak reformu yapılsın' derlerdi.
İlk antipatim bu nedenle oluşmaya başladı toprak reformu yapılsın arzusuna karşı. Sonra sırayla birkaç kötü olay daha yaşandı:
- 1977 yılında 1 Mayıs gösterisi yapmak için toplanmışken, bize dünyada bulunabilecek en otantik Maoist grup saldırdı. Çok otantatiklerdi, çünkü aynı zamanda Çinli'ydiler. Bundan daha otantik olabilecek gelişme, Komünist Partisi politbürosunun bize saldırması olabilirdi herhalde
- Uzun yıllar sonra Oray ile Union Square'de yemek yemiştik. Çıktığımızda bize yine Çinli Maoistler saldırdı. Yemeği henüz daha hazmememişken insanın kendisini kızgın ve bağıran Çinlilerin arasında bulması hiç de hoş olmuyor. İki kez Maoistler tarafından üst üste saldırılmak bana biraz fazla geldi. İsterseniz abartılı tepki verdiğimi düşünün, ne yapayım...
- En sonunda da -ki bu olan bitenin arasında en travmatiği olabilir- Yuki adında bir kadınla tanıştım. Yuki bana fiziksel acı vermekten hoşlanırdı ve üstelik verdiği acı nedeniyle kendisine teşekkür etmemi de beklerdi. Asyalı kadın fetişim de o vesileyle gelişti.
Bütün bu gelişmeler sonucunda (Lokantalardakilerde bulunanlar hariç), bir buçuk milyara yakın nüfusu olan Çinliler'in sadece iki mesleği vardır; ya yemek pişirirler ya da ucuz ve taklit saatler satarlar. Bu son derece ürkütücü ve tuhaf bir durum ama ne yapayım benim deneyimim böyle. Ha bir de tabii ki genç kadınları abartılı bir şekilde fahişe oluyor. İstisnasız hiçbirisi İngilizce'yi konuşamıyor. Örneğin; dolar kelimesini daima 'dolla' diye söyleyebiliyorlar. Tüm meslek gurularında aynıdır durum. Bana inanmıyorsanız bir Çinli fahişe ile konuştuğunuz zaman 'Kaç dolar?' diye sorun. Göreceksiniz ki; 'şu kadar dolla' diyecektir. (Dünyadaki her erkek bir gün mutlaka Çinli veya Japon bir fahişe ile konuşacaktır, bu da bir kuraldır). Garsondan hesabı isteyin, yine '30-veya 40 dolla' diyecektir. Satıcı ise 'one dolla' diye bağırır durur gün boyunca... Dolar diye düzeltseniz bile yine ısrarla 'dolla' der.
Umarım artık Abdullah Öcalan'ın Kürt açılımı için öne sürdüğü şartlara neden sempatiyle bakamadığımı net bir şekilde anlatabilmişimdir...
Bence, o toprak reformu ile ilgili talep olmasaydı Kürt sorunu şıp diye çözülebilirdi.