AKŞAM GAZETESİ | Nihal Kemaloğlu | 2009-08-08

kategori2

Palermo'da Yüzleşme

Uygarlık 'insan hayatını' yaşanılacak bir süreç olmaktan çıkarıp projeleştirdi.
Bunun için hayat ve ölümün arası açılarak, ölümün bilgisi unutturulacaktı.
Klişe projeler ve biçimsel başarılarla yüzeyel bir hayat algısı oluştu.
Teknikleşen, mekanik hayat ölümle aramıza yüksek duvarlar çekti.    
İnsanı 'dünyevi olana' sabitleyen anlayış, hayatın anlamını da ipotekliyordu.
Ölümün hayattan kovulması işe yaramadı, ölümün bıraktığı boşluğa kaygı ve bunaltılar yerleşti. 
Sağlık takıntılı, medikalize iç dünyalarında anksiyetelerle boğuşan insanlığa, 'hayat ideolojisi' de yardım edemedi.
Ölümü aklına getirmeyenler aslında yaşamanın bilgisini de kaybetmişlerdi.  
Avrupalı usta yönetmen Wim Wenders 'Palermo'da Yüzleşme'de' günümüzdeki yaşam ve ölüm ilişkisizliğine kamerasını uzatıyor.
Refah yaşamın ve konforun insan ruhunda açtığı karanlık boşluğun sinemasını yapıyor.
Başarılı fotoğrafçı Finn'in Düsseldorf'ta başlayan Palermo'da sonlanacak birkaç gününü izliyoruz.
Finn çektiği fotoğraftaki gökyüzünü kurgularken Arizona'nın bulutlarıyla, Avustralya'daki güneşin batışını ekleyerek mükemmele ulaşan bir profesyonel.
İşinde zaman ve mekanın üstünde konumlanarak 'gerçeği değiştirmenin' gücünü yaşıyor.
Ama bu gücün kendi 'iç gerçekliğine' işlemeyeceğini henüz anlayamıyor.
Her sabah içine uyandığı manasız boşluğu daha da büyümüş buluyor. 
Finn'in  zaman ve mekan koordinatlarını yavaşça eriyor, uyku ve uyanıklık sınırı yitiyor.
Hayat ve ölümün geçişliliğine Finn'in rüyalarında  rastlıyoruz.
Otoyolda geçirdiği tehlikeden sonra kendine soracaktır 'biraz önce ölebilirdim ama şimdi kendimi canlı da hissedemiyorum.'
Finn 'yaşayamama halini' fark eder.
Varlığında bastırdığı, inkar ettiği 'ölüm' artık çok yakınındadır.
Sarı ışıklı dar sokaklarıyla, tarihin işleyerek dokuduğu mimarisiyle Palermo,  Finn için de ihtişamlı bir liman olacak ve onu bağrına basacaktır
Finn'in Palermo'daki büyük buluşmasının vakti gelene dek.
Wim Wenders bizi silkeleyip, sarsmaya kararlı olduğu hikayesinde epey soruyu da peş peşe sordurtmayı ihmal etmiyor.
Yaşanamayan bir hayatın gitgide bir 'korku nesnesine' dönüşeceğini vurguluyor.
Ölümün varlığının, hayatı değerli kıldığını ve ölümü reddedenin yaşama katılamayacağını da.
Ölüm ve yaşamın bütünlüğünün tek anlam kaynağımız olduğunu da...
Finn'in Palermo'daki beklenen karşılaşmasında 'diğer konuk' Finn'e şöyle der;   
'Her şeyi öylesine mükemmel düzenliyorsun ki, yaşadığının özünü kaybediyorsun
Hayat negatif filim gibidir, hayatın ters tarafı ışığın ters yönüdür.
Halbuki digital kamera bunlarla ilgilenmez.
Sen varolanı baştan yaratmaya çalışıyorsun, işte bu ölüm korkusudur.
Yaşamaktan korkmak aslında ölümden korkmaktır...'
Wenders ölümsüzlük duyguyla her
an ölüme koşan dünyaya bir uyarıda bulunuyor.