AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-08-18
Hemen bir zaman yolculuğuna çıkıp 28 Şubat sürecine dönelim ve o zamanki İslamcı gazetelerin performansını inceleyelim: Aralarında Mehmet Barlas ve Cengiz Çandar gibi 'merkez' medyadan çeşitli sebeplerle dışlanmış gazetecilere kendileri ifade etmeleri için sayfalarını açmıştı Zaman'dan Yeni Şafak'a 'marjinal' dediğimiz
basın.
Dönemin doğası gereği de son derece düzeyli ve sert muhalif bir çizgi tutturmuşlardı: Özgürlüklere sahip çıkan, kimsenin yazamadığını yazıp kendi çizgilerinden hiçbir taviz vermeyen bir gazetecilik anlayışı... İster istemez de muhalif duruşları alkışlara mazhar oluyordu.
Sonra rüzgar değişti tabii ki...
Dünün 'mağdur'u bugünün 'mağrur'u oldu. Muhalif gazeteler yandaş basına dönüştü, 28 Şubat'ın üzerini çizdikleri AKP şakşakçısı oldu... Gazetecilik yapmak yerini uçaklarda ağırlanmak ve 'hatırı sayılır tanıdıklar' üzerinden rant elde etmeye bıraktı... Kaçak inşa edilen yalılar, 105 bin liralık aylık gelirler bu dönemin ürünü oldu...
İslamcı mahallelerden olmayan yazarlara sayfa açmanın da altında başka bir plan yattığı anlaşıldı kanımca: Meşruiyet kazanmak ve 'bağımsız medya' gibi görünmek adına bu insanlara ihtiyaç duyuldu. Bir anlamda kullanıldılar. Sağolsun, Şahin Alpay ya Eser Karakaş gibi omurgasızlar kendilerini onların hizmetine açmaktan hiç gocunmadı...
Bütün bu süreçte İslamcı Basın'dan iki kişi gündemimize 'yandaş basın' tabusunu yıkacak şekilde yerleşti.
Biri, Ahmet Taşgetiren. Romantik-siyasi yazılarıyla Yeni Şafak'ın başyazarı olarak tanınan Ahmet Taşgetiren'in sadece bir tek yazısından sonra üzeri çizildi, uzun bir süre sessizliğe mahkum edildi. Gazetesiyle 'yolları ayrıldı.'
Şimdi de Hakan Albayrak... Geçen hafta yine Yeni Şafak'ta bir yazısı gitti-geldi. Zamanında söz gelimi Emin Çölaşan'ın başına böyle bir şey geldiğinde ortalığı ayağa kaldıran İslamcı gazeteler nedense bu konuyu görmezden gelmeyi tercih etti. Hakan Albayrak da belli ki mecburiyetten meseleyi büyütüp, gazetesini yakmamayı tercih etti.
Ahmet Taşgetiren'le Hakan Albayrak'ın iki yazısından dolayı başlarının epey ağrımasının simgesel bir anlamı var.
Doğrusu, İslamcı basını homojen zannederdim ben... Bu yandaş basında yükselme arzusundaki elit tabakanın ağababaları gibi parayı ve parfümü bulup kendilerini birilerinin hizmetine vermeye teşne olduğunu düşünürdüm... Tek dertlerinin sınıf atlamak, iktidara yaltaklanarak zengin olmak olduğuna inanırdım...
Ki 28 Şubat bitip kendi destekledikleri iktidara geçince bu tezlerimi doğrulayacak hamleler yaptılar... Bir tek muhalif haber, bir tek eleştiriye yer vermediler...
Ama bu iki adam ezber bozdu... Bu iki adam öyle ya da böyle gazetecilik yapmanın muhalefette olmakla eşdeğer olduğuna inanmış gibiler...
Eğer bu fırsat doğru kullanılırsa yeni muhafazakar bir muhalefet dilinin doğacağını düşünüyorum. Bütün sağcıların Taha Akyol gibi iktidara tapınarak gazetecilik yapmadığını göreceğiz. İktidardaki parti dünya görüşünüze yakınsa bile gazetecilik kendi inandıklarınızı da sorgulamayı gerektirir; belki biri genç, biri daha yaşını başını almış iki İslamcı gazeteci bu mesleği kendi mahallelerine de öğretecekler...
Tabii ki servet yapıp yalılarda oturmayacaklar... Hatta belki kısa vadede kaybedecekler. Ama gazetecilikte ısrar ettiklerinde izlerinden giden pek çok İslamcı genç için gazetecilik kapısını açacaklar. Bunun kazanımı daha büyüktür kuşkusuz.
Karikatür müzesi için geri sayım
Cuma akşamı Ulus 29'da Aydın Doğan Vakfı'nın düzenlediği bir yemeğe katıldım. Türkiye'nin dünyada marka haline gelmiş 'AD Vakfı Karikatür Yarışması'nın finali için jüri üyelerine verilen bir akşam yemeğiydi. Aralarında Latif Demirci ve dünyaca ünlü Selçuk Demirel gibi Türk çizerlerinin yanı sıra, her biri kendi ülkelerinin en ünlü karikatüristlerinden oluşan bir jüriye veda amacıyla düzenlenmişti...
Bu yıl da yarışan karikatürleri seçip evlerine dağıldılar...
Jüri üyelerinin kıdemi yarışan karikatürlerin kalitesi hakkında da bir fikir veriyor. Bu yarışma zaman içinde karikatür alanında Oscar seviyesine ulaşacak kadar kabul gördü zaten. Geçen hafta Hürriyet'te bu sene derece alan karikatürler yayımlanmıştı, orada çok çarpıcı işleri görmek mümkündü.
Bu sene Vakıf bir yenilik yaparak, yılların arşivini bir sanal müze oluşturmuş web sitesinde. Ama yetmez, yaklaşık 5 bin karikatürden oluşan arşivin gerçek bir karikatür müzesine de dönüşmesi gerekiyor. Elde bu kadar iyi bir malzeme varken, İstanbul'da açılacak bir müzede bunu değerlendirmek kente ve kültürümüze önemli bir katkı olur. Vakıf yöneticilerinin, Aydın Doğan'a bu konuda gerekli baskıyı yapacağına eminim.
Cuma akşamki yemeğin en çarpıcı tarafı kuşkusuz kendi ülkelerinde yıldız mertebesinde olan karikatüristlerle sohbet etmekti. Bir de bonus: Masada yıllarca New York Times'ın Op-Ed sayfalarını yöneten Jerelle Kraus da vardı. Jerelle, Türkçe konuşmaya en meraklı konuklardan biriydi.
NYT'nin Op-Ed sayfaları, tıpkı New Yorker gibi Amerikan basınında karikatüre en fazla değer veren mecra. Hatta buralarda karikatür yayımlatmak bir sanatçı için mertebe sayılıyor.
Kraus'un yeni yayımlanan 'All The Art That's Fit to Print (And Some That Wasn't)' adlı kitabını da şimdiden alışveriş listeme yazdım.
Ahmet Hakan'a geçmiş olsun
Cumartesİ gecesi telefonum acı acı çaldı. Arayan Başbakan değildi tabii ki. 'Ahmet Hakan'a ne oldu' diye panikle arayan bir arkadaşımdı. 'Ne olmuş ki; Çeşme'de tatilde' dememe kalmadan haberi verdi: Düşmüş, kolunu kırmış, ameliyata almışlar... O andan itibaren bir panik hali tabii ki. Neyse ki ortak tanıdıkları aradık, yoğun bir telefon trafiğinden sonra rahatladık. Dört buçuk saat süren bir ameliyattan sapasağlam çıkmış, dün akşamüzeri konuştuğumda olağan moral bozukluğu dışında gayet iyiydi... Bugün İstanbul'a geliyor, zor bir ameliyat atlattı ama en önemli şey sağlığının şu anda iyi olduğu... Kamuoyuna duyurulur... Ahmet Hakan'a acil şifalar dilerim, geçmiş olsun...