AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-08-18

kategori2

Fatih Ürek ve Kuşum Aydın'ın 'erkek' imajı

Son zamanlarda Fatih Ürek ve Kuşum Aydın'ın neredeyse birbirlerine eşzamanlı yaşadıkları imaj değişimini fark etmemek imkansız. İki şarkıcı da, 90'lı yıllarda Etiler'de yepyeni bir eğlence anlayışını başlatmış ve o yıllara dek dolabın içinde kalmaya mahkum bırakılan bir kültürü sahneye taşımıştı.
İkisinin de ses renginde özel bir şey yoktu, hatta Kuşum Aydın'ın sesi epey kötüydü de. Ama bu onların o zamanlar kapılarda kuyruklar yaratıp, sahnelere masa kurdurtacak kadar çok müşteri çektilerini, sonradan iyice şöhret olup ülkenin sayılı servet sahibi starları arasında anılmalarını değiştirmedi.
Fatih Ürek hala haftanın dört günü Bodrum'da, diğer günler başka şehirlerde çıkıyor ve giderek artan sayıda müşteri çekiyor.
Kuşum Aydın çok kısa süre öncesine kadar televizyonun en çok izlenen programcısıydı.
Ve bütün noktalara da hep 'kendileri' gibi olarak geldiler. Aydın, aslen bir modacı olduğundan bir zamanlar sahnede giydiği frapan, dekolteli kostümlerini de kendisi tasarlardı. Her zaman biraz 'chubby' bir hali olan Fatih Ürek ise, gerçek bir özgüven yansıması olarak dar, siyah, saten, iptek, işlemeli gömlekler, onlara uyumlu vücudu saran pantolonlar giymekten çekinmedi.
İkisi de bildiğimiz anlamda 'camp'ti; cinsiyetler arası geçişin yansımalarıydı. Makyajları, saç modelleri, giysileri ve de tabii ki vücut dilleriyle.
2009 yılına gelene kadar bu camp hallerini de sürdürmekten taviz vermediler.
Ancak sanırım bu şekilde ısrar ederlerse kendilerine yaşam alanının kısıtlanacağını görmeye başladılar.
Bu açıdan ilk bedeli Aydın ödedi. RTÜK baskısıyla televizyondaki programı yayından kaldırıldı. Kendisinin gönüllü dediği ama zorunlu olduğu her halinden belli olan bir sürgüne gönderildi, bir süre Hollanda'da kaldı ve bundan sonra asla ama asla Türkiye'ye dönmeyeceği konuşulmaya başlandı.
Zaten öyle bir döneme geldik ki 'Gay şarkıcı' diye bir kategori de kendiliğinden yok oldu, adeta buharlaştı.
90'da bu kategoride yer alanlar listeyi epey kabartmıştı üstelik; kimileri sadece gay olmanın iyi bir 'eğlendirici' olmaya da eşdeğer olduğuna inanıyordu herhalde, pek çoğunun adını hatırlamıyoruz bile. Ama iyisi kötüsü, taklidi aslıyla hakikaten de Etiler o günleri, o patlamayı yaşadı.
Bugüne ise bir Fatih Ürek kaldı, bir Kuşum Aydın. Ama nasıl ve ne bedeller ödeyerek, işte bu önemli.
İkisi de onları bildiğimiz hallerinden çok farklılar. Fatih Ürek, vücudu saran parlak kostümlerini bıraktı siyah-beyaz takımlar giymeye, ince kravatlar takmaya başladı. Uzattığı sakalı da cabası.
Kuşum Aydın da bu sakal modasından nasibini aldı, epey bir süredir magazin eklerinin gündeminde. Bununla beraber yer yer maço açıklamaları da gözüme çarpıyor. Tabii kendi tasarımlarından ve eski gardırobundan da vazgeçti.
Hepimiz biliyoruz ki bu sakalı, bıyığı ne Fatih Ürek ne Kuşum Aydın yakıştığı, ya da kendilerine yeni bir imaj olsun diye bıraktı.
Bu tıpkı Aydın'ın Hollanda'da geçirdiği sürgün gibi gönüllü süsü verilmiş ama zorunlu kılınmış bir imaj.
Ben bu şarkıcıların hoyratça erkeksileştirilmiş yeni görüntülerinin çok da masum, basit birer magazin haberi olarak gülüp geçebileceğimiz bir gelişme olarak değerlendirilemeyeceğini de düşünüyorum.
Öylesine açık ve net ki 'Türkiye muhafazakarlaşıyor mu', 'Mahalle baskısı var mı' gibi soruların yanıtı bu şarkıcıların imajlarında gizli.

Kos diye bir ada
Türk teknecileri bilmiyor Kos'u. Kime sorduysak, kimden fikir almak istediysek herkes aynı yanıtı verdi: 'Kos'a boşuna gitmeyin, hiçbir şey yok orada.' Oysa hiç de ufak olmayan bir Yunan adası Kos, tam da Bodrum'un karşısında. İlla ki bir ada hayatı olmalı, illa ki kendine göre bir kültürü olmalı diye düşündük.
Haftasonu tekneyle yola çıktık, 50 dakika sonra Kos'a adım attık. Daha ilk anda medeniyet göze çarpıyor, sokaklar, kaldırımlar, binalar belli bir düzen içinde. Çok lüks ya da iddialı değil evet ama kendine özgü bir ada hayatı olduğu çok belli.
Tekneyi marinada bıraktık, arabayla Kos'u turlamaya başladık. Sahil şeridinden 30 küsur kilometre gittik, Tingaki plajına kadar. Görebildiğimiz kadarıyla denizi çok cazip değil. Aşırı dalgalı, çok rüzgarlı bir plaj. Kumlar çarptıkça insanın canı yanıyor.
Ancak sonradan öğrendik ki, tekneler için demir atmaya elverişli koylar da sakin denizin olduğu plajlar da adanın arka tarafında yer alıyormuş. Karadan da 45 dakikada gidiliyor...
Tepede, Zia adlı bir kasabada bir Yunan tavernasında öğlen yemeği yedik. Tipik Yunan yemekleri derken akşamüstü oldu ve sahile alışverişe döndük.
Kos'ta sahilde bir bakkal var, bütün Türk teknecileri adıyla tanıyor. Herkes haftada, iki haftada bir gidip ondan alışveriş yapıyor. Tekneyi içkiyle dolduruyor.
Sanırım Türk teknecilerin Kos'ta tek bildikleri de bu bakkaldan ibaret. Bir de etrafındaki çarşıda dolaşınca canları sıkılıp gerisin geriye Bodrum'a gidiyorlardır diye tahmin ettim.
Biz geceyi de Kos'ta geçirmeye ve adanın karanlıktaki hayatını görmeye karar verdik. İyi ki de kalmışız çünkü karşımıza bambaşka bir dünya çıktı.
Sadece gençlerin doldurduğu ve her biri tıklım tıklım barların olduğu koca bir sokak mesela... Harika bir market, şık bir alışveriş caddesi... Küçük, şık restoranlar... İsveç Pastanesi'nden yediğim en iyi meringue'lerden biri...
Ama asıl kendi kendimize keşfettiğimiz ve bahsettiğim barlar sokağına biraz uzaklıkta, Mylos diye bir kulüp... Uçsuz bucaksız bir plajın üzerine kurulmuş, bir değirmenin eteklerinde harika bir sahil barı. İçerisi cıvıl cıvıl, genç... Varillerde ateş yanıyor, isteyen deniz kenarında kumlarda oturuyor, isteyen barın kenarında.
Enerjisi ve atmosferiyle Kos, Bodrum'un giderek kötüleşen halinden sonra çok iyi izlenimler bıraktı. En kısa zamanda tekrar uğranacak bir liman olarak kaydettik adını hafızamıza.