AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-08-18
Taha Akyol'u tanıyorsunuz... Eskinin MHP'li avukatı, AKP iktidarından beri Başbakan ve çevresine en fazla yanaşmaya çalışan gazetecilerden biri. Milliyet'te yazıyor, iktidar yanlısı yorumlar yapıyor. Televizyona çıkıp görüşlerini anlatmayı çok seviyor.
Taha Akyol'un bir de oğlu var. Mustafa Akyol'un da fikirleri babasına paralel. Hatta ikisinin yazılarını paralel okuyanlar 'Kim kimden etkilenmiş acaba' diyor.
Mustafa Akyol eskiden Adnan Hoca'cıydı, şimdi bir zamanlar aynı kulübün üyesi olduğu pek çokları gibi Fethullah Hoca saflarına geçti. Geçenlerde, Washington'daki Cemaat derneği Rumi Forum'da görüldü hatta.
Ne hikmetse Mustafa Akyol, Amerika'nın başkentini çok seviyor. İyi İngilize konuşuyor, İngilizce yazabiliyor. Babasıyla paralel fikirlerini bu sayede yurtdışında da dillendiriyor. Pek çok yabancı dergide, gazetede görüşleri yayımlanıyor.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi yabancı gazeteler ve büyükelçilikler açısından Türkiye'den haber alma kaynağı olan Hürriyet Daily News gazetesinde de çalışıyor. Üstelik, o gazetenin yorum sayfalarını yönetiyor ve böylece başkalarının kendi dünya görüşüne uygun yazılarını dünyaya sunuyor.
Mustafa Akyol, kahramanı sorulduğunda 'Babam' diye yanıt veriyor. O kahraman ki Abdi İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca'nın cebinden çıkan Hergün gazetesinin yayın yönetmeniydi.
Bu baba ve oğulun ilişkisi böyle...
Gelelim bir başka baba oğula...
Bu baba da Milliyet'te yazıyor, hatta bir dönem Genel Yayın Yönetmeni'ydi. Ancak görevden alındı seneler önce. Tekrar o koltuğa dönebilme umudunu bir gün olsun yitirmedi, bir aslan gibi pusuda beklemeye devam ediyor.
Adı Derya Sazak... Bir zamanlar Milliyet'i yönetmesindeki en önemli etken, gazetenin geleneksel sosyal demokrat, Cumhuriyetçi, laik çizgisinde olmasıydı. Basın dünyasında 'Ankaralılığıyla' bilinir.
Son zamanalrda Derya Sazak'ın görüşlerinde değişiklikler göze batmaya başladı. Eski Milliyet çizgisini bırakıp, Hasan Cemal-Taha Akyol eksenine gözle görülür bir şekilde kaydı. Bu ona kendisini liberal saflarda görüş adamı olarak ağırlatma imkanı yarattı.
Tıpkı Taha Akyol gibi onun da Washington'la bağı var... Ve tıpkı Taha Akyol gibi onun da bu bağlantısı oğlu üzerinden yürüyor.
Oğlu Onur Sazak, Amerika'nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Hudson Institute'ta araştırmacı olarak çalışıyor. Türkiye, bu enstitünün adını birkaç sene önce hazırladığı felaket senaryosuyla duymuş ve epey tartışılmıştı. Hudson'la ilgili haberi veren gazete Milliyet'ti, o zamanki Washington temsilcisi Yasemin Çongar'ın gazeteden kopmasına varan olaylar bu şekilde başlamıştı.
Anlaşılan Milliyet ne yaparsa yapsın Hudson etkisinden bir türlü kurtulamıyor.
Türkiye'deki liberallerin Washington bağlantıları iyi bilinir. Sık sık Amerika'ya çağrılırlar, toplantılara katılırlar, konferanslarda konuşmacı olarak yer alırlar.
Doğrusu pek de orijinal bir şey yazmazlar; daha çok Hudson gibi enstitülerde neo-con'ların dillendirdiği düşünceleri tercüme edip Türk halkına aktarırlar. Bir papağan gibi Amerika'daki neo-con'ların dediklerini tekrarlar bizim liberaller.
Derya Sazak'ın düşüncelerindeki gözle görülür değişimi ortada...
İster istemez merak ediyorum, acaba bu değişimde oğlunun etkisi var mı?
Nasıl ki Mustafa Akyol kahraman babasının düşüncelerini dünyaya servis ediyorsa, Sazak da oğlunun ve oğlunun çevresindeki neo-con'ların fikirlerini Türkiye'ye sunuyor olabilir mi?
Belki de bundan böyle Türk Basını'nda ortak hareket eden baba oğulların izini mi sürmemiz gerekecek...
Bu gece 21.00'de Açıkhava'da
Saat sabahın dördü, Aralık ayının sonu, daha iyi misin diye sana yazmak istedim... Seni iyi hatırlıyorum, Chelsea Hotel'den, çok ünlüydün, kalbin efsaneydi. Bana yakışıklı erkekleri tercih ettiğini söylemiştin, ben bir istisna olacaktım...
Seni terk etmeyi denedim, inkar edemem... Kızgınken gülümsüyorum, aldatıyorum ve yalan söylüyorum... Evet, pek çokları bizden önce de sevdi, biz yeni değiliz, şehirde ve ormanda seninle benim gibi gülümsediler, ama şimdi mesafe girdi araya ve denemeliyiz...
Eğer bir aşık istersen, dile benden ne dilersen. Eğer başka türlü bir aşk istersen, senin için bir maske takarım... Bana sadece sınırlarını bildiğimi yavaş yavaş göster... Bana kırık gecemi ver, aynalı odamı, gizli hayatımı. Burası çok yalnız, işkence yapacağım kimse kalmadı...
Diğer tarafta durduğunu görüyorum, nehir nasıl böyle genişledi bilmiyorum, seni ta ne zaman sevmiştim, geçmiş olabileceğimiz bütün köprüler yanıyor... Hank Williams'a sordum, 'Daha ne kadar yalnızlaşabiliriz' diye, yanıt vermedi... Her şeyde bir çatlak var, ışık böyle içeri sızıyor...
Eğer senin rızansa, daha fazla konuşmayayım...
İyi geceler, sevgilim, umarım tatmin olmuşsundur, yatak dar gibi ama benim kollarım geniş, hala senin bir gülüşün için çalışan bir adam var...
Sağlıcakla kal, Marianne.
***
Bu satırları ezberden yazıyorum... 15 yıldan fazladır, hiç aklımdan çıkmadı, her geçen sene dize hafızama yenileri eklendi, birbiriyle yoğruldu...
Birbirinden farklı şarkılar, şiirler arasından cımbızladığım bu satırların kendi arasında bir uyumu var... Her biri, bir araya geldiğinde, bir öykü oluşturuyor...
Bir adamın öyküsünü...
Bu gece bu satırlar ve daha fazlasını Leonard Cohen'in ağzından duymayı umuyoruz, yıllar süren bekleyiş nihayet bitecek... Saat 21.00'de... Kendi şehrimizde, Açıkhava'da...
Ve artık bu gece...Kimimiz ateşten, kimimiz sudan, kimimiz güneş ışığından, kimimiz geceden, kimimiz sudan, kimimiz çığ düşmesinden, kimimiz baruttan, kimimiz aç gözlülüğünden, kimimiz açlığından, kimimiz kaza eseri, kimimiz tek başımıza...