AKŞAM GAZETESİ | Tuğçe Tatari Evliyagil | 2009-08-29

kategori2

Yaşlı Türkler, bu adaya Viagra partisi için geliyor

Son yıllarda Türklerin vazgeçilmezi haline gelen Yunan adaları gözlemlerine devam ediyorum.
Samos dönüşü Bodrum Turgutreis'teki D-marin'den tekneye biniyorum. D-marin Doğuş Holding'e ait. Sanırım hayatımda gördüğüm en kötü marinalardan biri. Akşam marinadaki kulüpte yemek yiyorum. Bir marina kulüpten çok ordu evine benzeyen restoranda yemekler ve servis oldukça kötü.
Yalıkavak Marina'nın Cefi Kamhi tarafından gerçekleştirilen başarısız işletmesine rağmen Turgutreis'ten kat ve kat iyi olduğunu düşünüyorum. Sabah erken saatte Kos'a doğru yola çıkıyoruz. Eğer adaları tekneyle dolaşacaksanız her limanda bir adamınız olmasında fayda var. Yoksa tüm prosedür zor hale geliyor. Bizim alışık olduğumuz bir sistemdir bu. Yunan adalarında da işler aynen bizdeki gibi 'abi' mantığıyla yürüyor.
Kos'ta iki liman var. Bunlardan biri doğal liman. Bu doğal liman Kos'un varoluşu kadar eski.  Geceliği 16 Euro. Tabii ki teknenizin boyuna göre fiyatlarda da küçük oynamalar oluyor. Turgutreis    D- Marin'in geceliği ise 75 Euro. Bunu sadece karşılaştırma yapabilmeniz adına yazıyorum.
Neyse...
Tekne yanaşırken Türkçenin limana hakim olduğunu anlıyorsunuz. Sağınız solunuz Türk dolu. Bodrum'dan gelen günü birlik feribotlar, şahsi tekneler, neredeyse herkes Türk. Özellikle fazlaca yaşlı erkek grupları yanlarına fazlaca genç kızları alıp tekneli bir Kos kaçamağına gelmişler. En görgüsüzünden, beyaz motor yatlarında 'el ayak peşrevi' yapmaktalar. Bir nevi 'Viagra partisi'!
Tam etrafı gözlemlerken çimlerde çocuk coşkusuyla el ele zıplayan bir kadın ve adam dikkatimi çekiyor. Bir süre sonra adamın Oktay Kaynarca, yanındaki sarışının da yeni kız arkadaşı olduğunu anlıyorum.
Varlığımı hissetmeleri ve coşkuyu düşürmeleri aynı anda yaşanıyor... Karaya iniyorum. Önce bir etraf gezintisi... Kos'un duty free'leri oldukça gelişmiş. Özellikle içki alışverişine uygun, seçenek  çok ve fiyatlar ucuz.
Kıyı şeridinden eski şehir merkezine doğru yürürken karikatürcülerle dolu bir alana giriyorsunuz. Ama burada karikatür sanatıyla ilgilenenler dünyanın diğer yerlerindekinden biraz daha farklı. Kışın inşaatlarda amelelik yapan adamlar yazın burada karikatür çiziyor. 20 eurodan başlıyan pazarlığımız 15 dolara son buluyor. Ve ortaya çıkan sonuç komik olmayan ve bana benzemeyen dişlek bir sarışın oluyor.
Zamanımız kısıtlı olduğu için hızla eski şehir merkezine geçiyoruz. Hippokrates'in çınarı, su çeşmesi, Loggia Camii, Şövalyeler Kalesi'yle sınırlı kalan turistik geziyi Kos'un sosyal hayatına geçişle bitiriyoruz. Aktis Otel'in H2O adlı restoranında yemek yiyoruz. Fena değil. Ardından adanın en piyasa kısmı olan liman kafelerine yol alıyoruz. İlgimi çeken, mutlaka bir daha gelmeliyim dedirten bir şeye henüz rastlamamış bulunuyorum.
Birkaç kadeh şarap içtikten sonra tavsiye üzerine adanın en ünlü İtalyan restoranı Mezalluna'ya gidiyoruz.
Yemekler gerçekten çok başarılı.
Yemekten sonra Hamam adlı gece kulübüne gidiyoruz. Eski bir Türk hamamı gece kulübüne  dönüştürülmüş. Atmosfer ve dekorasyon etkileyici. İçeride kişiye özel küçük odacıklar da var. Önceden rezervasyon yaptırısanız kulübün kalabalığından uzak kalabilirsiniz.
Hamam'dan çıkıp Barlar Sokağı'na giriyoruz. Kos'a gelen yabancı turistlerin yaş ortalaması epey düşük. Yaş düştükçe alkol seviyesi artıyor. Sokaklarda alkol komasının eşiğindeki gençlerle karşılaşıyorsunuz. Ben Kos'u pek damak tadıma uygun bulmuyorum ve tekneye uyumaya gidiyorum.

Gerçek bir film setindeyim
Sabah erkenden Kalimnos ve Leros adalarına doğru yola çıktık. Kalimnos'ta durmaktan vazgeçip direkt Leros'un Lakki Limanı'nda demirledik. Bu adaya gelmeden önce hakkında bazı yazılar okumuştum.
Yazılardan birinde Lakki için 'Kullanılmayan film seti gibi' tanımına rastlamıştım. Adaya ayak bastığım anda bu tanımın ne kadar da yerinde olduğunu anladım. Gerçek bir hayalet kasabayı andırıyordu. Ne açık bir dükkan ne de sokakta yürüyen bir insan vardı.
Mussolini'nin yeni bir Roma imparatorluğu hayali bu adada biçimlenmiş. İtalyan mimarlar yeni bir kent inşa etmiş. Art Deco'nun en iyi örneklerinden biri Lakki. İnsanı etkileyen sinema ve tiyatro binası, belediye sarayı, Leros Palace Otel, saat kulesi binalardan sadece bazıları.
Tüm bu gerçeklik dışı görüntülerin arasında yüksek hızla geçen motor veya araba sesiyle gerçekliğe dönüyorsunuz.
Adanın en tepesine konumlandırılmış kaleye çıktık. Yükseklik ve rüzgar sebebiyle küçük çaplı bir panik krizi yaşadım. İnanmazsınız ama kalenin en tepesinden uçacağımı sandım. Bu panik krizi esnasında yanımdan geçmekte olan papazın şapkasını yere düşürdüm ve özür dilemeden oradan kaçtım.
Yüksekle probleminiz varsa kaleye çıkmayın. Kriz geçirmeye değer bir deneyim yaşanmıyor.
Ama Ayia Marina Köyü'nde denizin ortasına inşa edilmiş şapeli görmeden adayı terk etmemenizi öneririm.
Şimdi bu iki günlük hızlandırılmış gezinin en keyif aldığım kısmına geldik. Leros'un Panteli Köyü. Panteli az nüfuslu bir köy. Biraz Gümüşlük'ün eski haline benzetilebilir ama daha rafinesi. Köyün gezimi 100 adımda bitiyor. Sahile sıralanmış birkaç restoran var. Biz tamamen atmosferine kapılıp Zorbas'ı tercih ediyoruz. Ve bu seyahatin en doğru hareketini yapmış bulunuyoruz. Bir Plomari Ouzo eşliğinde mükemmel lezzetteki Yunan mutfağına dalıyoruz. Restoranın şef garsonu erkek gibi bir kadın. Adı Eftixia. Türk müşterilerin kendisine Eftelya demesine gıcık oluyor. Sanırım hayatımda gördüğüm en cool garson.
Servis sırasında aniden şarkı söylemeye başlayıp Anthony Quinn'in 'Zorba' filmindeki dansını yapmaya başlıyor. Zorbas bizi o kadar etkiliyor, o kadar eğlendiriyor ki; tüm adalarla işimiz bittiğinde önüne demirleyip o keyfi bir daha yaşamak için seyahati bir gece daha uzatmaya karar veriyoruz.
Ama hiçbir şey planladığımız gibi olmuyor. Başımıza gelenler belki de uzun bir süre tekne yolculuğu yapmamaya karar vermemize neden oluyor.
Tek bir seyahatte bir insanın başına geldiğine inanamayacağınız olayları, yaşadıklarımı yarın okuyacaksınız.