AKŞAM GAZETESİ | Tuğçe Tatari Evliyagil | 2009-08-29
Yunan adaları turu gayet keyifli devam etmekteyken başımıza gelen ilk felaket, korkunç bir fırtınaya yakalanmamız oldu. Leros'tan Lipsi'ye doğru yol almaktaydık ki hava patladı. Daha önceden kararlaştırdığımız üzere Lipsi'nin doğu açıklarında dalacaktık. Eski bir yanardağ kalıntısı, krater parçalarına bakmak zorundaydık. Sanırım seyahatin bundan sonraki tüm tuhaflıkları dalmaktan vazgeçmeyişimizle başladı. Bir elimizle teknenin merdivenini tutmaya çalışarak suyun dibindeki muhteşem oluşumu incelerken az kalsın boğuluyordum.
Bu atlattığım tehlike nefes alamamamla beraber uyanmamı ve acilen tekneye çıkmamı sağladı. Hava öyle kötüydü ki, Lipsi'yi es geçip Patmos'a sığınmak zorunda kaldık. Patmos beklediğimin aksine en beğendiğim adalardan biri oldu. Fırtınadan kaçan birçok Türk'le orada karşılaştık. Akşam saatlerinde vardığımız adayı tura çıktım. Her yer butiklerle dolu. Zorla alışverişe itiliyorsunuz. Çarşının içinde Pantelis adlı 60 yıllık bir restorana oturduk. Yemekler oldukça lezzetli, klasik Yunan mutfağı. O geceyi erken tamamlamak zorundayız, deniz hayli yorucuydu. Sabah programımız da ağır. Önce Aziz Yuhanna Manastırı'na çıkıyoruz. Mutlaka görülmesi gerek. Yalnız giderken kapalı giyinmeniz gerekiyor. Çünkü ne erkek ne de kadın bacakları ve kolları açık içeriye giremiyor. Manastıra tırmanırken soluklanmak için oturduğumuz Johnny's Balcony adlı cafe-restoranın mezeleri ve atmosferi çok hoştu. Manzara ve taraması unutulmazdı. Balkon'un müdavimlerinden birinin de Mudo'nun sahibi Mustafa Taviloğlu olduğunu mekan sahibinden öğrendik. Manastırdan sonra Agia Anna Kilisesi ve Kutsal Kıyamet Mağarası'na doğru uzun ve zorlu bir yürüme yolundan ilerliyoruz. Mağarayı da görmenizi şiddetle tavsiye ederim.
Müzeyyen, Yunanistan'a da yetişti
Hava şartlarından dolayı Patmos'ta bir gece daha kalmamız gerekiyor. Daha önce 'Yunanistan'ın en iyi restoranı' diye adını duyduğumuz 'Benetos'u arıyoruz, rezervasyon yaptırmak için. Aldığımız cevap bir ada restoranı için oldukça iddialı 'Biz rezervasyonlarımızı haftalık alıyoruz. Bu hafta tamamen doluyuz, kusura bakmayın'. Aklıma hemen Müzeyyen geliyor. Daha önce yazılarımda kendisinden bahsetmiştim.
Müzeyyen Kucur bizim gazetenin hayat kurtarıcısı, çözemeyeceği iş yok.
Müzeyyen'den bir şekilde o gece orada masa bulmasını rica ediyorum. Tahmin ettiğim gibi de oluyor. 'Ancak 23.30'a yapabildim' yanıtıyla geri dönüyor Müzeyyen.
Daha sonra restoranın ABD'li sahibinden öğreniyorum 'Bu rezervasyonu yapamazsam hayatım tehlikeye girer' demiş.
Benetos, Miami'de yaşayan Susan'ın Patmos'a seyahate gelmesi, önce adaya sonra da Benetos adlı bir Patmoslu ya aşık olmasıyla kurulmuş.
Kendilerince bir fizyon mutfağı yaratmışlar, elbette Yunan mutfağını ana tema olarak kullanarak. Biz 'denizkestanesi salatası' yedik. Adı salata ama bir çanak dolusu denizkestanesi, zeytinyağı ve limon eşliğinde geliyor, gayet hoş ama Yunan adalarında eşine rastlanmaz bir tat değil. Kılıç balığı yiyenler bayıldı, ben ıstakozlu spagetti yedim bayılmadım. Sinarit ve ıstakozlu rizotto gayet beğeni topladı. Anlayacağınız Patmos'a giderseniz Benetos'u denemek zorundasınız, çünkü bu restoran şimdilerde gidilmesi gerekenler listesinin en başlarında anılıyor.
Ölümlerden ölüm beğendim
Sabah fırtınaya rağmen yola devam etmeye karar verdik. Marathi'ye doğru yola çıktık. Hava hayli keskin. Marathi'ye karadan ulaşım yok. 3 haneli bir ada. Bu 3 hanede otel olarak çalıştırılıyor. Adada toplam 40 kişi yaşıyormuş. Adanın felsefesi 'naturel yaşam'. Biz tekneden inip de hararetle sipariş verirken garsonun şaşkınlıkla 'sakin olun' uyarısı o adanın bize hiç uygun olmadığının en büyük göstergesiydi. Akşam yemeğimizi tüm malzemelerinin taze ve doğal ortamda yetiştirilmiş olduğu yemekleri yedik. Saat 20.30 gibi tekneye dönmeye karar verdik. Zodyak'a iki kişi bindik. Sarp ve ben. Bana 'Bu ipi tut' dediğini hayal meyal hatırlıyorum, benim tuttuğumu da. Tam tekneye yanaşmak üzereydik Zodyak durdu. Meğer denizde size söylenenleri yapmamanız felaketlerle sonuçlanabiliyormuş. Benim tutmam gereken ip motora sarılmış. Rüzgar şiddetle estiği için sadece saniyeler içinde koyun dışına, açık denize savruluyoruz. Yanımıza yardım için gelen bir İtalyan denizci dalgalardan ve rüzgardan korkup, kendi de savrulmamak için bizi orada bırakıp geri dönüyor. Dönerken de 'Sakin olun, panik yapmayın' diye bağrıyor. Ya korkudan ya da şans- sızlıktan hava bir anda zifiri karanlığa dönüyor. Teknenin kaptanını arıyoruz, telefonu çalışmıyor. Bağırıyoruz ama duyuramıyoruz. Bu arada biz kayalara çarpsak daha mı iyi olur onu düşünüyoruz.. Yanımızdaki teknoloji harikası cep telefonlarının hiçbir hükmü yok! Zodyak açıldıkça dalgalar büyüyor. Bense Tanrı'yla iletişime geçiyorum. Daha sonra başıma gelenleri anlattığım Ahmet Hakan'dan öğreniyorum, denizde yaşanan olaylar ve olaylar esnasında Tanrı'ya sığınılmasıyla ilgili bir ayet varmış 'İstanbul'a dön, benden sana hediye bir ayet olacak' diyor.
Her şeyin en kötüsünü en hızlı şekilde düşünebilen ben, o karanlık sulara bakarak neler düşündüm artık siz tahmin edin. Umudumu kesmiştim, hafif ağlamaklı sonumu bekliyorum, bizim kaptan demir almış, o adanın etrafından dönmüş ve bizim botun önünü kesmişti. Kahramanımız kaptan Umut Demiröz'e teşekkürler ediyoruz. Bir kaptanın kriz anını yönetiş biçimi o kadar önemliymiş ki, bu öyle böyle hafife alınacak bir meziyet değil. Şoku atlatmaya çalışıyoruz, yaşadığımız olayın üzerine gülmeye çabalıyoruz. 'Ya tekneye de bir şey olsaydı' tadında felaket senaryoları yazıyoruz. O şiddetli adrenalinden sonra zar zor uyuyoruz.
Sabah dün size bahsettiğim Zorbas'ta keyifli bir gece geçirmek adına Leros'a geri dönmek üzere yola çıktık. Tam koydan çıktık tekne arıza verdi. Motor çalışmıyor ve içeriden yanık kokuları geliyor. Tam bir cinnet anıydı. Benim görevim dışarıda durup çarpma tehlikesi olursa kaptana haber vermekti. Kaptan o sırada yanık nerede onu araştırıyordu.
Bir ara kafamı sol tarafa çevirdiğimde dilim tutuluyor sandım. O bir gece önce zodyakla üzerinde parçalanmamıza ramak kalan kayalık, şimdi de tekneyi hızla üzerine çekiyordu. Bir şekilde zodyak yardımıyla kayalardan uzaklaştırıldık ve demir attık. Sadece birkaç dakikaya ihtiyacımız vardı. Yanık bulunmalıydı. Ama ne hava ne de tekne bize bu birkaç dakikalık lüksü veriyordu. O sırada yanımızdan geçen yelken okulu öğrencileri imdadımıza yetişti; gencecik 10 yelkenci. Önce tekneyi onlara bağladık, bizi çekerek güvenli bir yere götüreceklerdi. Ama bu sefer de attığımız demir geri çekilemiyordu. Teknenin tüm cihazları kendini kapatmıştı. O sırada fark edildi ki zodyakın ipi kopmuş ve kendisi artık bizimle değilmiş. Bu tam bir felaket. Çünkü o zodyakla yan tekneden yardım gücü gelecek ve demir yukarıya çekilecekti. Artık tekne ahalisi birbiriyle göz göze gelmemek adına yere bakıyordu. Tam o sırada kayalıkların arkasından çıkan bir yelkeninin zodyakımızı kurtardığını ve hızla bize getirdiğini gördük. Kulağımda James Bond'un müziğini duyar gibi oldum. Zodyak gelince yan tekneden 4 genç İtalyan bizim tekneye çıkarma yaptı. Öyle eğleniyor, öyle şevkle yardım ediyorlardı ki görmenizi isterdim. Bu çabalar sonucu, sanırım 4 saat sonra güvenli bir yerde durduk. Bazı telefon konuşmaları sonucu teknenin motor gücüyle çalıştırılamayacağını öğrendik. Ya 3 gün o ıssız adaya yardım gelmesini bekleyecektik ya da şansımıza ve rüzgara güvenip yelkenle Bodrum'a varmaya çalışacaktık. Her şey çok ani oldu, bir anda ortak karar 'gidelim'e döndü. Bunca olayın üzerine rüzgar ve deniz ilk kez bizden yana davrandı ve 6 saat sonra Yalıkavak açıklarında kurtarma botlarıyla buluştuk. Hayatım boyunca unutamayacağım bir yolculuktan dönmüştüm. Aklımda tek soru; teknoloji mi doğaya doğamı teknolojiye hükmediyor?