Türk sol hareketinin önemli isimlerinden Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın 1971'de SSCB Devlet BaÅŸkanı Brejnev'e yazdığı mektup ilk kez gün ışığına çıktı. Kıvılcımlı kanserle boÄŸuÅŸtuÄŸu sırada yazdığı mektubunda hem Türk solu ve aydınının zaaflarını ortaya koymuÅŸ hem de Nazım Hikmet ve Kemal Tahir'e yönelik eleÅŸtirilerini dile getirmiÅŸ
Ergenekon davasında belgeler, tutanaklar, mektuplar havada uçuÅŸuyor. Hastane odalarından, cezaevi koÄŸuÅŸlarından yazılan mektuplar artık kitap olacak kalınlığa ulaÅŸtı. Özellikle tedavisi devam eden hasta-sanıkların yazdıkları duygu dolu mektuplar. Ama bundan yıllar önce ölüme mahkum bir komünistin yazdığı mektup vardı ki; Türk solunun tam anlamıyla bir özeleÅŸtirisi olmuÅŸtu. Türkiye Komünist Partisi'nin kurucularından Hikmet Kıvılcımlı yakalandığı amansız kanser hastalığının pençesindeyken Türk solunun bütün zaaflarını, açmazlarını ÅŸikayet etmiÅŸti.
Kime dersiniz? Tabii ki dönemin en büyük sosyalist ülkesinin (SSCB) devlet baÅŸkanı Leonid Brejnev'e Ama bu uzun mektuba sadece ÅŸikayet demek haksızlık olur. Hayatını sosyalist mücadeleye vermiÅŸ idealist bir adamın belki de son feryadı da diyebiliriz. Ama mektubun içinde Kemal Tahir'den Nazım Hikmet'e, öyle ifadeler var ki; -özellikle ünlü ÅŸair Nazım Hikmet ile ilgili olanları- hayretle okuyacaksınız. Buyurun o halde...
'Bir gün Türkiye'nin devrimcilik tarihi namusluca yazılırsa, en tiksindiÄŸim kimseye bile, yapmadığını hiç bir zaman yakıştırmadığım er geç ortaya çıkacaktır. Kanserin beni idama mahkum ettiÄŸi anda, geride kalanları kötülemekliÄŸim budalalık olur. Neden, devrim olursa, aman gizli arÅŸivlerin yakılmamasını ikide bir her kuÅŸaÄŸa öÄŸütlüyorum? Bundan. Ancak, burada kimi kiÅŸiler üzerine bildiklerimi açıklamak bana bir kaçınılmaz parti görevi olarak kendini dayatmasaydı, gene kızar veya güler geçerdim.
***
Hiç unutmam. Nazım ne zaman aransa, herkesin yattığı genel koÄŸuÅŸun karşısındaki duvarları ve çatısı çökük bir salaÅŸ yerden baÅŸ veriyordu.
- Ulan, N'apıyorsun orada Nazım?
- Biz orada yatıyoruz.'
'Biz' dedikleri, kendisi ile Of-Mussolini idi.
- Yıkıntılar altında yatmak daha mı şairane?
- Yok canım. İşte...
- Koğuşta yer bulalım.
- Tahtakurulu.
- Avlıda yat. Herkes öyle yapıyor. Hem serin'
Nazım salaÅŸpur yerden çıkmıyor. Bir gün 'Ne eder bu çocuk o kötü izbede?' gibilerden vardım. Ahırın kapısından başımı içeriye uzattım. A!.. İşte onu hiç beklemiyordum. Issız ahırın sapa loÅŸ köÅŸesinde önce üç baÅŸ gördüm. Tabi”: Nazım - Mussolini - Åžamilof'tular. Yarım ağız seslendiler:
- Gel, Doktor... Hikmet, gelsene yahu!
Durur muyum? Nedense ödüm patlamışça kekeledim:
- Yok... Birine baktım.....
Kaçtım. Hayatta hiç alışamayacağım bir ÅŸey varsa, o da yaÅŸlı baÅŸlı erkekler arasında, ÅŸu, esnafın: 'Enseye tokat, kıça parmak' dediÄŸi sözde 'samimi' BektaÅŸi ahbaplığı, aşırı senlibenliliktir...
SÖZDE AYDIN KAPIKULU
Aydın zümre öyledir. Hele bizim aydınlar. Geri ülkenin en gerici kültür yoksulluÄŸu içinde çamurdan başını çıkaramamış, yarım deÄŸil, çeyrek, hatta onda bir aydın sayılamayacak Åževket Süreyya tipi altı kaval üstü ÅŸeÅŸhane avantürye maskaralar. Bizde kapısı açılmadık bir yasak bölge kültürün 'k' sından yoksul olan bu sözde aydın kapıkulu döküntülerine, senin her ÅŸiirde bir kırıntısını sunmaya çalıştığın 'Marksist düÅŸünce' parçacıkları var ya...
NåZIM KENDİNE GETİRİLENLERİ ÖÄžÜTÜYOR
Çocuklar haber veriyorlar. Nazım, kendisine getirilenleri, gelenlerle birlikte öÄŸütüyor. Eh, hakkıdır. Ona getirilmiÅŸ. Ama, niçin 'Komuna' kuruldu? Zaten çok ÅŸey yiyemem. Prensip dışı gidiÅŸ beni rahatsız ediyor. Biraz daha ekonomi yapar, öteki çocuklara da az çok pay verebiliriz. Birkaçının provokatörlüÄŸünden kuÅŸkuluyuz...Nazım, bugün Hacıbekir'den bir kilo çukulata gelse, ertesi gün dibini buluyor. Bir kilo kaÅŸkaval geliyor: Komuna'ya yarısı girmiyor... OÄŸlan bol alışmış. Fedakar görünüÅŸü altında fena halde boÄŸazına düÅŸkün, hatta pis boÄŸaz. Her gün de mide fesadından ölecek.
- Nazım, galiba çok yiyorsun!
- Ne yiyorum be kardeşim? Sana gelen yemeği beraber paylaşıyoruz. Bak sende hazımsızlık oluyor mu?
'Ya o ziyaretçilerin getirdikleri?' diyemiyorum. Alınacak. Her ziyaret günü Nazım'ın midesinden çatlayacakmışça krizler geçiriÅŸi de tesadüf deÄŸil. Bir yorum yapmalıyım:
- Ben yakıyorum, Nazım. Sen yatıyorsun Sabahları idmana alıştıramadım seni. DuÅŸa dersen, yanaÅŸmak bile seni titretiyor. Hiç deÄŸilse idman yapsan hazımsızlığın azalır.
- Yok, bende, anadan doÄŸma böyle... Ailece hazım güçlüÄŸü derdimiz var.
- Ailece zengin sofrasınız da ondan.
- Hapishanede de mi zengin? Aynı şeyleri yiyoruz. Sen tığ gibisin. Ben yerimden kalkamıyorum. Natura meselesi.
- Geziyorsun ya.
- Gezmek yetmiyor. Gezmeyi de, biliyorsun, ÅŸiir yazmak için göze alıyorum. Her gün de ÅŸiir yazılmaz. Velhasıl hastayım. Dilime bak'
Ağır paslı bir dil. 'Ziyarette aldıklarını yeme!' nasıl dersin? Ufak tefek tavsiyelerle geçiÅŸtiriyorum.
***
Kemal Tahir'i tanımıyorum. Öyle bir ad, benden, 'Namık Kemal hakkında diyorlar ki' röportajı için, vasıtanın vasıtasıyla yazı istemiÅŸti! GöndermiÅŸtim. Çünkü o sıra Mustafa Kemal, kendisinden baÅŸka 'Kemal'in anılmaması için 'Hürriyet Åžairi'nin resimlerini Türk Ocakları'ndan kaldırtıyordu. Gençlik (Üniversiteliler) buna içerlemiÅŸlerdi. Namık Kemal için üniversite büyük konferans salonunda bir anma töreni hazırlıyorlardı.
Sonradan, bu iÅŸlerde reklam kokusunu almakta ve kullanmakta pek tilki olduÄŸunu tanıyacağım Kemal Tahir Benerci adlı delikanlı ise, sağın (Hüseyin Cahit, Falih Rıfkı, vb. ) ve solun ne dediÄŸini bir röportajla toplayarak yayınlama kurnazlığını düÅŸünmüÅŸ, belki de Nazım'ca düÅŸündürülmüÅŸ. Solcular: Nazım, Kerim Sadi ile ben olacakmışım.
***
Cebimde basılmaya hazır temiz müsveddeleri İpek Film stüdyosuna yolum düÅŸtü. Nazım nerede? Karanlık odada. Kapısını sessizce araladım. Nazım uzun bir masa önünde arkası dönük bir filmi makaradan makaraya aktarıyor. YavaÅŸça daldım. Nazım farkında deÄŸil. Åžeridi durdurdu. Makası aldı. Film kesiyor... Omuzlarından yakaladım:
- Ne yapıyorsun yahu?
Sıçradı. Ödü patlamıştı kahramanın. Ben olduÄŸumu anlayınca toparlandı:
- Kesiyorum, HikmetçiÄŸim.
- Havyar mı kesiyorsun?
- Öyle ya... İsmet PaÅŸa'nın sözlerini kesiyorum.
- Nedir o film?
- Kayseri Kombinası'nın açılış töreni.
Kayseri Kombinası, Sovyetlerin Türkiye'ye ilk büyük dokuma sanayini, 20 yılda malla ödenmek ÅŸartıyla hediye ettikleri fabrika kurumlardan biriydi. Açılış törenini İsmet PaÅŸa yapmıştı.
Bizim uslu çocuk Nazım, sonra İstanbul Tevkifhane locasından CumhurbaÅŸkanı olmuÅŸ İsmet PaÅŸa'ya eliyle yazdığı dilekçede: 'Öteden beri, sizin sanayi kurma giriÅŸiminizi desteklediÄŸim için, komünistler, aleyhimde: 'Nazım Hikmet İsmet PaÅŸa'nın uÅŸağıdır' diye beyanname dağıttılar' diyeceÄŸi İnönü'nün, Kayseri Kombinası'nı açışında söylediklerini ÅŸimdi sansür ediyordu!
- Filmden İsmet'in nutkunu kaldırıyorsun. Yerine Celal Bayar'ın konacak söylevi var mı?
- Yok.
- Sessiz, sözsüz film mi olacak bu?
- Öyle.
- Neden yapıyorsun bu işi?
- HikmetçiÄŸim, az önce Polis Birinci Åžubesi'nden telefon geldi. (Ah, o Birinci Åžube telefonu ne iÅŸler açmadı! ! H. K. ) Filmde İsmet PaÅŸa'nın ne adı, ne sözü geçmeyecekmiÅŸ. Ne yapayım?
Ben de İnönü'nün adı ve sözü nerede geçmiÅŸse, orasını makaslayıp atıyorum.
- AÅŸkolsun. Sen de mi Brütüs?
Benim son İnönü-Bayar deÄŸiÅŸikliÄŸi üzerine acele yazdığım sayfalar ceketimin cebindeydi. Onları Åžaire uzattım:
- Ben gene akıntıya kürek çekeceÄŸim, dedim. Seninkinin aksini yapacağım. Bu satırları,
Uzun İsmail Hakkı bacanağın kabul etmedi. Ben yayınlayacağım. Bak.
Åžöyle bir göz gezdirdi Nazım, müsveddelere. 'Antiemperyalizm + Antifeodalizm' giriÅŸi altında: 'Vatanda, Cihanda İsmet İnönü üç ÅŸey yaptı' deyiminden sonra, Endüstri -Toprak - Sulh bölümlerini görür görmez, yerinden fırladı:
- Sakın ha, Hikmet. Yapma bu işi.
- Ne yapıyorum? Kanılarımı bu fırsatla açıklıyorum. Okursan görürsün. Orada ne İnönü, ne Bayar, birer ÅŸamar oÄŸlanından baÅŸka yer tutmazlar.
- Onu demedim. Bu sıra İnönü'yü anmak bile, görmüyor musun, siyasi polisin yasağıyla suçlanıyor. Sen bu yazınla meydan okudun mu, üzerine çullanacaklar.
- Onu hiç düÅŸündüm mü ÅŸimdiye dek ki, bundan sonra düÅŸüneyim?
- Biliyorum. Yapma Hikmet. Yalvarırım.
Üsküp, MareÅŸal Tito Bulvarı
Bristol Oteli No. 9
50 yıldır 'Moskova'ya git' diye bağırıyorlar
O mektubun giriÅŸi
YoldaÅŸ,
Sovyet Sosyalist adaletine göre: Hiç kimse mahkemenin verdiÄŸi bir karar gereÄŸi olmadıkça suçlu sayılamaz.
Bir yanda, gerçi formalite bakımından ben bir Sovyet yurttaşı deÄŸilim.
Ancak, ben 70 yaşımdayım ve 50 yıllık süreden beri Marksizm - Leninizm sancağı altında dövüÅŸüyorum. 50 yıldan beri, durmak ve silah bırakma nedir bilmeksizin, Türk burjuvazisince 'Azılı komünist. Moskova'ya git!' diye bağırılarak iÅŸkenceli kovuÅŸturmalara uÄŸradım.
Ben, gene bir 'Azılı komünist. Moskova'ya git!' diye bağırılarak, 40 yıldan fazla ağır cezalara mahkum edilip, tüm 22 yıl yarı-derebeÄŸi Türkiye'nin zindanlarında kaldım.
Gene ben, Mart 1971'den beri, CIA'nın yönettiÄŸi faÅŸistomilitarist İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi'nce tezgahlanmış bulunan ölüm cezası altında, hep 'Azılı komünist. Moskova'ya git!' diye bağırılarak, yeniden koÄŸuÅŸturuluyorum ve bütün Türkiye radyoları ve gazeteleri tarafından afiÅŸleniyorum.
Sıkı yönetim mahkemesine mektup
Sayın Yargıcım,
Adımın karıştığını öÄŸrendiÄŸim 146. madde suçlaması ile görülmekte olan davadan kaçmış olduÄŸum söyleniyor. Gerçekte hiçbir mahkemeden kaçmış deÄŸilim. Herkesin bildiÄŸi gibi, tedavisi bulunmayan bir hastalıktan ötürü Türkiye'de iki yıldan beri 13 müdahale ve 4 narkoz altında ameliyat geçirmiÅŸtim. Türkiye'de baÅŸka hiçbir ÅŸeyin yapılamayacağını anlayınca, son bir ümitsiz giriÅŸim olarak, Türkiye dışı, daha ileri teknikli tıp dünyasına baÅŸvurmak istedim. Ancak, yıllardan beri yapılmış bütün pasaport dileklerim neticesiz kaldığından, baÅŸka bir yolla ülkeden ayrılmak zorunda kaldım.
Yaptırdığım çeÅŸitli muayeneler ve tedaviler sonunda, hastalığın meÅŸ'um çabuk geliÅŸimini önleyecek hiçbir tedbirin olmadığını anladım.
Ve 70 yıl bu kara toprağın kuru öküzü gibi yaÅŸadığım ülkemde gene öyle hesap vererek yatmaya kararlıyım.Varna kıyılarından kedi miyavlamalarıyla yurt hasreti gösterilerine kalkışacak anlayışta ve mizaçta deÄŸilim. Geliyorum. Saygılarımla. 29.9.1971
(Dr. Hikmet Kıvılcımlı, bu mektubu yazışından 12 gün sonra 11 Ekim 1971'de Belgrad'da hastanede öldü.)
Ömrünün üçte biri hapiste geçti
Doktor Hikmet Kıvılcımlı, 1902 yılında PriÅŸtina'da doÄŸdu. Sosyalist fikirlerle İstanbul Tıp Fakültesi'nde okuduÄŸu dönemde tanıştı. TKP'ye girerek 'doktor' adıyla ünlendi. Türk komünist hareketinin 50 yılına birinci elden tanıklık etti. Milli mücadele yıllarında Kuvayı Milliyeci olarak çarpıştı. Ama devrimcilik yılları hapisler, iÅŸkenceler ve sürgünlerle geçti. Türk sol liderleri arasında en uzun süre hapis yatan o oldu. (22.5 yıl) Kıvılcım soyadını Lenin'in çıkardığı (Iskra-Kıvılcım) adlı dergiden esinlenerek aldı. Brejnev'in mektubuna cevap verip vermediÄŸini öÄŸrenemeden 11 Ekim 1971'de yaÅŸamını yitirdi.