Domuz gribi, kuÅŸ gribi fark etmedi. BaÅŸ aÄŸrısı, soÄŸuk algınlığı, yorgunluk, muayyen zaman sancısı, uykusuzluk... Dert her neyse, devası da hazırdı: Gripin! Mucizevi Gripin'i, Türkiye'nin ilk eczacılarından, giriÅŸimci, reklam dehası, mucit Necip Akar geliÅŸtirdi; sıradışı yaÅŸadı, trajik ÅŸekilde öldü
Kapağındaki başı aÄŸrıyan kadın resmiyle hepimiz ona aÅŸinayız. Çizgi roman kahramanını andıran tiplemesiyle özdeÅŸleÅŸti, yıllar yılı milli ilacımız oldu. Normal haplardan çok daha büyük boyutta olması ise en büyük handikapıydı. O kocaman kapsülü önce yutmaktan çekinmiÅŸ ancak mutlaka birilerinin tavsiyesiyle zor olsa da yutup ÅŸifa beklemiÅŸtik. GösterdiÄŸi etki inanılmazdı; hızlı etki edip, bizi ayaÄŸa kaldırmayı baÅŸardı. Hemen her yerde bulunabilmesinin yanı sıra ucuzluÄŸu, tek draje halinde satılması ve en önemlisi gösterdiÄŸi ani etkiyle soÄŸuk algınlığı ve vücut kırgınlığının
sihirli ilacı oluvermiÅŸti. Karşısında birçok ÅŸöhretli rakip çıksa da o Türk insanının gündelik yaÅŸamındaki tahtına çoktan kurulmuÅŸtu. Åžu cümle gündelik hayatın kliÅŸesi oldu: 'Bir Gripin al, bir ÅŸeyin kalmaz!'
ZEKİ, AZİMLİ VE YENİLİKÇİ
Peki, neydi bu Gripin'in sırrı? Kim bulmuÅŸ, formülünü kim geliÅŸtirmiÅŸti? Öyleyse gelelim, Gripin ve bunun gibi bir dönemin vazgeçilmez bir çok ürününe imzasını atan, müthiÅŸ giriÅŸimci eczacı Necip Akar'ın ilginç ve bir o kadar da keyifli hikayesine...
Nizip'te 1904 yılında dünyaya gelen Necip Bey, babasıyla beraber çok küçük yaÅŸta İstanbul'a geldi ve tahsilline burada baÅŸladı. Vefa Lisesi'nde okuduktan sonra Dr. Mustafa Münif PaÅŸa'nın müdürlüÄŸünde, 1905'te, açılan Eczacılık Mektebi'ne 1920 yılında kaydını yaptırdı. Necip Bey, Cumhuriyet kurulduktan hemen sonra 1924'te mezun oldu.
Beyazıt, Divanyolu Caddesi üzerindeki bir eczanede, adaşı eczacı Necip Özgür Bey'in yanında iÅŸ buldu. Ustası Necip Özgür Bey'in eczanede hazırladığı birçok ilacın yanı sıra, sınırlı sayıda da olsa kadın bakım ürünleri, diÅŸ macunu, el ve vücut kremleri yapılıyordu. Bu dükkanda genç bir kalfa olan Necip Akar da özellikle bu krem ve diÅŸ macunu yapımına ilgi duymuÅŸ ve formülasyonundan, etken maddelerine kadar her ayrıntısını iyiden iyiye kavramıştı. Kısa süreli bu iÅŸ deneyiminden sonra atılımcı bir ruhla kendi başına iÅŸe soyunmuÅŸ, takvimler 1924 yılını gösterirken, Türkiye'nin ilk yerli diÅŸ macununun patentini aldı: Necip DiÅŸ Macunları! Bu hevesli ancak aceleci giriÅŸim, kısa sürede baÅŸarısızlıkla sonuçlandı. Osmanlı'dan kalma bir alışkanlıkla misvaktan modern üretim diÅŸ fırçasına ve diÅŸ macununa geçiÅŸ kolay olmuyordu. Sentetik fırça kıllarının domuzdan yapıldığı söylentileri ise Türk insanını büsbütün bu fırça ve macundan soÄŸutuyordu.
Askerlikten sonra aÄŸabeyi Cemil Akar'la beraber yepyeni bir atılımda bulunmak üzere İstanbul'un yolunu tuttu; iki kardeÅŸ o yıllarda yeni yapılan Emlak Bankası Blokları'ndan 12 lira kira ile bir daire tutup iÅŸe baÅŸladı.
Necip Bey'in giriÅŸtiÄŸi ilk diÅŸ macunu deneyiminden sonra ara verdiÄŸi yıllarda, İstanbul piyasasına hakim olan bir baÅŸka diÅŸ macunu markası vardı: Dandolin. Bu sıkı rakip ile sert bir rekabete giriÅŸmek zorunda olan Akar kardeÅŸler, yeni üretecekleri diÅŸ macununa radyodan esinlenip dahiyane bir isim buldu. Radyoya Dandolin markasının 'lin' ekini de eklemiÅŸ ve yeni markalarını tamamlamışlardı: RADYOLİN!
Necip Bey'in bu basit ama etkili isim bulma yöntemi yıllarca devam etti. Piyasaya süreceÄŸi birçok yeni ürüne anlaşılır, kolay ve ilginç çaÄŸrışımlar yapan isimler buldu. Bu arada Cemil ve Necip Akar kardeÅŸlerin Radyolin ile yakaladıkları baÅŸarı yıllık 37.000 düzine yani yaklaşık 500.000 tüp diÅŸ macununa ulaÅŸtı.
1930'lu yılların ikinci yarısında Radyolin'in yakaladığı baÅŸarıyla piyasaya birçok diÅŸ macunu markası da çıkmıştı. Bu sıkı rekabetin içerisinde, rakibinin kuraldışı mücadele ettiÄŸinden yakınan Necip Bey rakibini defalarca uyarmış, gerek fiyat, gerekse mal üretimindeki bu haksız rekabeti gidermesi için ikazlarda bulunmuÅŸtu. Sonuç alamayınca diÅŸ macununun yanı sıra 'kaÅŸeli' edilen aÄŸrı kesici bir ilaç üretimini de sürdüren rakibinin karşısına, yine aynı türde bir ilaç çıkartmaya karar verdi. Necip Bey hemen araÅŸtırmaya koyuldu, nezleden, gripten, soÄŸuk algınlığından kırılan Türk toplumuna parasetemol etken maddesinin ağırlıkta olduÄŸu yepyeni bir ilaç hazırladı. AteÅŸ düÅŸürücü ve aÄŸrı kesici etken maddelerinden oluÅŸan bu formül vücut aÄŸrılarına bire birdi.
ASPİRİN'DEN ESİNLENDİ
Fakat asıl sorun bu ilacın içine konulacağı kapsüldeydi. KaÅŸe olarak tabir edilen bu kapsül niÅŸastadan yapılıyordu. Suyla teması halinde hemen eriyordu. Böylelikle büyük ebadına raÄŸmen kolaylıkla yutulabiliyordu. Ancak iÅŸin ilginç yanı, bu kaÅŸeyi seri imalat olarak üretilebilen koca İstanbul'da sadece bir kiÅŸi vardı. Sava ismindeki bir Ermeni yurttaşın elinde olan bu imalat, herkes için bir sırdı. Necip Bey, önce bu imalatçıyı bulmuÅŸ, uzun süren ikna çabalarının sonucunda ilacına kaÅŸe yapmaya razı etmiÅŸti. Her ÅŸey tamamdı. Ancak esas önemli olana gelmiÅŸti sıra. Bu yeni ürüne ne ad verilecekti. Marka deÄŸerine büyük önem veren Necip Bey yine dahice yöntemini izlemiÅŸ, dünya markası Aspirin'inde 'in' ekini almış, halkı yerden yere seren grip sözcüÄŸünün arkasına yapıştırıvermiÅŸti: GRİPİN!
MİLLİ İLAÇ OLDU
İŞte yıllar yılı Türk insanının nezle, grip gibi soÄŸuk algınlıklarındaki ÅŸaÅŸmaz dostu olacak olan Gripin böyle yaratıldı. DoÄŸmasıyla birlikte piyasada fırtına gibi esmesi de bir olmuÅŸtu. Köylere kadar uzanan ÅŸöhretiyle, bir anda Milli ilacımız oluverdi. 1935'te alınan ruhsatla beraber CaÄŸaloÄŸlu Cemal Nadir Sokak'ta üretime baÅŸlanan Gripin daha sonraları kurulacak fabrikasıyla imalata devam edecekti. Ta ki 1950 yılına kadar. O yıl Cemil ve Necip Akar kardeÅŸlerin
ticaret hayatında yolları ayrıldı. Bugüne kadar birlikte götürdükleri ticareti yaÅŸamlarını noktalamış, her ikisi de kendi yolunda gitmeye karar vermiÅŸdi. Adilane bir paylaşım düÅŸündüler. Radyolin DiÅŸ Macunları'nı aÄŸabey Cemil Akar almış, Necip Bey'e ise Gripin kalmıştı. Artık Necip Bey'in tüm ilgisi Gripin'de olacaktı. Ancak o yalnızca bununla yetinmedi.
SAHTESİ ÜRETİLDİ
İZMİR'DE askeriyeden emekli bir kimya mühendisi ile bir matbaacı iÅŸbirliÄŸi yapıp, ürettikleri Gripin benzeri bir ilacı yine aynı dizayn ve aynı adla piyasaya sürdü. Korsan imalatın duyulmasıyla adli
takibat başlatıldı. Necip Bey de korsana karşı,
dev gazete ilanları verdi. Gripin'i sahtesinden
ayırmakta yardımcı olsun diye 'Nasıl emin olunmalı?' baÅŸlıklı ilanlarla halk bilgilendirilmeye çalıştı. Korsan imalatçılarlarla mahkemede yüzleÅŸen Necip Bey'in tavrı oldukça ilginçti. Hakime, sanıklardan ÅŸikayetçi olmadığını söyledi ve korsan imalatçıları da köÅŸeye çekip kulaklarına fısıldadı:
'Size 4 makine alacağım. İstediÄŸiniz maddeleri de vereceÄŸim. Kutu üretimini siz yapacaksınız' dedi ve ekledi: 'EÄŸer Türkiye'nin baÅŸka bir yerinde korsan imalat görürsem ikinizi de bacağından asarım!'
Yeni güzellik metodu: PURO
Dedİk ya Necip Bey'deki giriÅŸimci ruh dur durak bilmiyor diye! Yine olanla yetinmemiÅŸ ithal sabunların yanına halkın ihtiyacı olabileceÄŸini düÅŸündüÄŸü bir el ve vücut sabununun hazırlıklarına koyuldu. Merter'de kiraladığı fabrika binasında üretime baÅŸladı.
Puro Temizlik Sabunu adını verdikleri bu yeni ürün halk arasında Puro sabunu olarak anılacak ve bazı deyiÅŸlere bile konu olacaktı. Çok temiz olduÄŸu kinayeli olarak anlatılan biri için 'tabi ne demezsin Puro sabunuyla yıkanmış' diyerek gönderme yapılıyordu. Bu arada Puro sabunlarının tanıtımında yine aktif bir yol izlenecekti. Daha önceleri Gripin'in tanıtımında yaptığı reklamlı duvar kağıtlarının aksine kiraladığı bir uçaktan tüm İstanbul'un üzerine attırdığı küçük sabun paketleri ilk kez denenen bir yöntem oldu ve günlerce konuÅŸuldu. Puro sabunlarını yine aynı fabrikada üretime geçilen Fay temizlik tozları izleyecek, Türk insanı bu yepyeni
ürünlerle modern yaÅŸamın tüketimleri ile bir bir tanışmaya baÅŸlayacaktı.
TRAJİK BİR SON
Necİp Bey'in bu koÅŸuÅŸturmayla süren bu yaÅŸamı 1957 yazında trajik bir ÅŸekilde son buldu.
Çalışmayı olduÄŸu kadar eÄŸlenmeyi de seven Necip Bey, sıcak bir haziran akÅŸamı arkadaÅŸlarıyla motor gezisine çıkıp, Heybeliada'ya gitti. DönüÅŸ için yola koyulduklarında saatler gece yarısını geçmiÅŸti. Kızkulesi açıklarına geldiklerinde motorlarında bir arıza çıkınca, denizin ortasında kalakaldılar. Gecenin keyfiyle paniklememiÅŸ akıntının kendilerini götüreceÄŸi yere kadar sürüklemesini seyretmiÅŸlerdi. Sivriada açıklarına geldiklerinde yakınlarından geçen bir balıkçı teknesinden yardım isteyip, balıkçıyla pazarlığa tutuÅŸtular. Teknesiyle Necip Bey'in torunu Ender'in adını taşıyan tekneye yanaÅŸan Hüseyin adlı balıkçı onları Bebek'e kadar götürmek için 200 lira istedi, Necip Bey ise her yerdeki pazarlık alışkanlığını orada da sürdürdü: '150 lira verelim bizi götür!'
Pazarlık sürerken, teknelerin birbirine çarpması sonucu oluÅŸan sarsıntıda Muammer Bey, denize düÅŸtü. Muammer Bey'in yüzme bilmediÄŸini
bilen Necip Bey, peÅŸinden denize atladı. Necip Bey ve Muammer Bey, akıntıya kapıldı. Necip Bey'in cesedi 2 gün sonra Zeytinburnu açıklarındaki balıkçılar tarafından bulundu. Edirnekapı mezarlığına defnedilen naşının baÅŸucundaki mezar taşında ölüm tarihi 18 Haziran 1957 yazıyor.