AKŞAM GAZETESİ | Gürkan Hacır | 2009-08-30

kategori2

'Bir Gripin al, bir şeyin kalmaz!'

Domuz gribi, kuş gribi fark etmedi. Baş ağrısı, soğuk algınlığı, yorgunluk, muayyen zaman sancısı, uykusuzluk... Dert her neyse, devası da hazırdı: Gripin! Mucizevi Gripin'i, Türkiye'nin ilk eczacılarından, girişimci, reklam dehası, mucit Necip Akar geliştirdi; sıradışı yaşadı, trajik şekilde öldü
Kapağındaki başı ağrıyan kadın resmiyle hepimiz ona aşinayız. Çizgi roman kahramanını andıran tiplemesiyle özdeşleşti, yıllar yılı milli ilacımız oldu. Normal haplardan çok daha büyük boyutta olması ise en büyük handikapıydı. O kocaman kapsülü önce yutmaktan çekinmiş ancak mutlaka birilerinin tavsiyesiyle zor olsa da yutup şifa beklemiştik. Gösterdiği etki inanılmazdı; hızlı etki edip, bizi ayağa kaldırmayı başardı. Hemen her yerde bulunabilmesinin yanı sıra ucuzluğu, tek draje halinde satılması ve en önemlisi gösterdiği ani etkiyle soğuk algınlığı  ve vücut kırgınlığının
sihirli ilacı oluvermişti. Karşısında birçok şöhretli rakip çıksa da o Türk insanının gündelik yaşamındaki tahtına çoktan kurulmuştu. Şu cümle gündelik hayatın klişesi oldu: 'Bir Gripin al, bir şeyin kalmaz!'

ZEKİ, AZİMLİ VE YENİLİKÇİ
Peki, neydi bu Gripin'in sırrı? Kim bulmuş, formülünü kim geliştirmişti? Öyleyse gelelim, Gripin ve bunun gibi bir dönemin vazgeçilmez bir çok ürününe imzasını atan, müthiş girişimci eczacı Necip Akar'ın ilginç ve bir o kadar da keyifli hikayesine...   
Nizip'te 1904 yılında dünyaya gelen Necip Bey, babasıyla beraber çok küçük yaşta İstanbul'a geldi ve tahsilline burada başladı.  Vefa Lisesi'nde okuduktan sonra Dr. Mustafa Münif Paşa'nın müdürlüğünde, 1905'te, açılan Eczacılık Mektebi'ne 1920 yılında kaydını yaptırdı. Necip Bey, Cumhuriyet kurulduktan hemen sonra 1924'te mezun oldu. 
Beyazıt, Divanyolu Caddesi üzerindeki bir eczanede, adaşı eczacı Necip Özgür Bey'in yanında iş buldu. Ustası Necip Özgür Bey'in eczanede hazırladığı birçok ilacın yanı sıra, sınırlı sayıda da olsa kadın bakım ürünleri, diş macunu, el ve vücut kremleri yapılıyordu. Bu dükkanda genç bir kalfa olan Necip Akar da özellikle bu krem ve diş macunu yapımına ilgi duymuş ve formülasyonundan, etken maddelerine kadar her ayrıntısını iyiden iyiye kavramıştı. Kısa süreli bu iş deneyiminden sonra atılımcı bir ruhla kendi başına işe soyunmuş, takvimler 1924 yılını gösterirken, Türkiye'nin ilk yerli diş macununun patentini aldı:  Necip Diş Macunları! Bu hevesli ancak aceleci  girişim, kısa sürede başarısızlıkla sonuçlandı. Osmanlı'dan kalma bir alışkanlıkla misvaktan modern üretim diş fırçasına ve diş macununa geçiş kolay olmuyordu. Sentetik fırça kıllarının domuzdan yapıldığı söylentileri ise Türk insanını büsbütün bu fırça ve macundan soğutuyordu.
Askerlikten sonra ağabeyi Cemil Akar'la beraber yepyeni bir atılımda bulunmak üzere İstanbul'un yolunu tuttu; iki kardeş o yıllarda yeni yapılan Emlak Bankası Blokları'ndan 12 lira kira ile bir daire tutup işe başladı.
Necip Bey'in giriştiği ilk diş macunu deneyiminden sonra ara verdiği yıllarda, İstanbul piyasasına hakim olan bir başka diş macunu markası vardı: Dandolin. Bu sıkı rakip ile sert bir rekabete girişmek zorunda olan Akar kardeşler, yeni üretecekleri diş macununa radyodan esinlenip dahiyane bir isim buldu. Radyoya Dandolin markasının 'lin' ekini de eklemiş ve yeni markalarını tamamlamışlardı: RADYOLİN!
Necip Bey'in bu basit ama etkili isim bulma yöntemi yıllarca devam etti. Piyasaya süreceği  birçok yeni ürüne anlaşılır, kolay ve ilginç çağrışımlar yapan isimler buldu. Bu arada Cemil ve Necip Akar kardeşlerin Radyolin ile yakaladıkları başarı yıllık  37.000 düzine yani yaklaşık 500.000 tüp diş macununa ulaştı. 
1930'lu yılların ikinci yarısında Radyolin'in yakaladığı başarıyla piyasaya birçok diş macunu markası da çıkmıştı. Bu sıkı rekabetin içerisinde, rakibinin kuraldışı mücadele ettiğinden yakınan Necip Bey rakibini defalarca uyarmış, gerek fiyat, gerekse mal üretimindeki bu haksız rekabeti gidermesi için ikazlarda bulunmuştu. Sonuç alamayınca diş macununun yanı sıra 'kaşeli' edilen ağrı kesici bir ilaç üretimini de sürdüren rakibinin karşısına, yine aynı türde bir ilaç çıkartmaya karar verdi. Necip Bey hemen araştırmaya koyuldu, nezleden, gripten, soğuk algınlığından kırılan Türk toplumuna parasetemol etken maddesinin ağırlıkta olduğu yepyeni bir ilaç hazırladı. Ateş düşürücü ve ağrı kesici etken maddelerinden oluşan bu formül vücut ağrılarına bire birdi.

ASPİRİN'DEN ESİNLENDİ
Fakat asıl sorun bu ilacın içine konulacağı kapsüldeydi. Kaşe olarak tabir edilen bu kapsül nişastadan yapılıyordu. Suyla teması halinde hemen eriyordu. Böylelikle büyük ebadına rağmen kolaylıkla yutulabiliyordu. Ancak işin ilginç yanı, bu kaşeyi seri imalat olarak üretilebilen koca İstanbul'da sadece bir kişi vardı. Sava ismindeki bir Ermeni yurttaşın elinde olan bu imalat, herkes için bir sırdı. Necip Bey, önce bu imalatçıyı bulmuş, uzun süren ikna çabalarının sonucunda ilacına kaşe yapmaya razı etmişti. Her şey tamamdı. Ancak esas önemli olana gelmişti sıra. Bu yeni ürüne ne ad verilecekti. Marka değerine büyük önem veren Necip Bey yine dahice yöntemini izlemiş, dünya markası Aspirin'inde 'in' ekini almış, halkı yerden yere seren grip sözcüğünün arkasına yapıştırıvermişti: GRİPİN!

MİLLİ İLAÇ OLDU
İŞte yıllar yılı Türk insanının nezle, grip gibi soğuk algınlıklarındaki şaşmaz dostu olacak olan Gripin böyle yaratıldı. Doğmasıyla birlikte piyasada fırtına gibi esmesi de bir olmuştu. Köylere kadar uzanan şöhretiyle, bir anda Milli ilacımız oluverdi. 1935'te alınan ruhsatla beraber Cağaloğlu Cemal Nadir Sokak'ta üretime başlanan Gripin daha sonraları kurulacak fabrikasıyla imalata devam edecekti. Ta ki 1950 yılına kadar. O yıl Cemil ve Necip Akar kardeşlerin
ticaret hayatında yolları ayrıldı. Bugüne kadar birlikte götürdükleri ticareti yaşamlarını noktalamış, her ikisi de kendi yolunda gitmeye karar vermişdi. Adilane bir paylaşım düşündüler. Radyolin Diş Macunları'nı ağabey Cemil Akar almış, Necip Bey'e ise Gripin kalmıştı. Artık Necip Bey'in tüm ilgisi Gripin'de olacaktı. Ancak  o yalnızca bununla yetinmedi.

SAHTESİ ÜRETİLDİ
İZMİR'DE askeriyeden emekli bir kimya mühendisi ile bir matbaacı işbirliği yapıp, ürettikleri Gripin benzeri bir ilacı yine aynı dizayn ve aynı adla piyasaya sürdü. Korsan imalatın duyulmasıyla adli
takibat başlatıldı. Necip Bey de korsana karşı,
dev gazete ilanları verdi.  Gripin'i sahtesinden
ayırmakta yardımcı olsun diye  'Nasıl emin olunmalı?'  başlıklı ilanlarla halk bilgilendirilmeye çalıştı. Korsan imalatçılarlarla  mahkemede yüzleşen Necip Bey'in tavrı oldukça ilginçti. Hakime, sanıklardan şikayetçi olmadığını söyledi ve korsan imalatçıları da köşeye çekip kulaklarına fısıldadı:
'Size 4 makine alacağım. İstediğiniz maddeleri de vereceğim. Kutu üretimini siz yapacaksınız' dedi ve ekledi:  'Eğer Türkiye'nin başka bir yerinde korsan imalat görürsem ikinizi de bacağından asarım!'

Yeni güzellik metodu: PURO
Dedİk ya Necip Bey'deki girişimci ruh dur durak bilmiyor diye! Yine olanla yetinmemiş ithal sabunların yanına halkın ihtiyacı olabileceğini düşündüğü bir el ve vücut sabununun hazırlıklarına koyuldu. Merter'de kiraladığı fabrika binasında üretime başladı.
Puro Temizlik Sabunu adını verdikleri bu yeni ürün halk arasında Puro sabunu olarak anılacak ve bazı deyişlere bile konu olacaktı. Çok temiz olduğu kinayeli olarak anlatılan biri için 'tabi ne demezsin Puro sabunuyla yıkanmış' diyerek gönderme yapılıyordu. Bu arada Puro sabunlarının tanıtımında yine aktif bir yol izlenecekti. Daha önceleri Gripin'in tanıtımında yaptığı reklamlı duvar kağıtlarının aksine kiraladığı bir uçaktan tüm İstanbul'un üzerine attırdığı küçük sabun paketleri ilk kez denenen bir yöntem oldu ve günlerce konuşuldu. Puro sabunlarını yine aynı fabrikada üretime geçilen Fay temizlik tozları izleyecek, Türk insanı bu yepyeni
ürünlerle modern yaşamın tüketimleri ile bir bir tanışmaya başlayacaktı.

TRAJİK BİR SON
Necİp Bey'in bu koşuşturmayla süren bu yaşamı 1957 yazında trajik bir şekilde son buldu.
Çalışmayı olduğu kadar eğlenmeyi de seven Necip Bey, sıcak bir haziran akşamı arkadaşlarıyla motor gezisine çıkıp, Heybeliada'ya gitti. Dönüş için yola koyulduklarında saatler gece yarısını geçmişti. Kızkulesi açıklarına geldiklerinde motorlarında bir arıza çıkınca, denizin ortasında kalakaldılar. Gecenin keyfiyle paniklememiş akıntının kendilerini götüreceği yere kadar sürüklemesini seyretmişlerdi. Sivriada açıklarına geldiklerinde yakınlarından geçen bir balıkçı teknesinden yardım isteyip, balıkçıyla pazarlığa tutuştular. Teknesiyle Necip Bey'in torunu Ender'in adını taşıyan tekneye yanaşan Hüseyin adlı balıkçı onları Bebek'e kadar götürmek için 200 lira istedi, Necip Bey ise her yerdeki pazarlık alışkanlığını orada da sürdürdü: '150 lira verelim bizi götür!' 
Pazarlık sürerken, teknelerin birbirine çarpması sonucu oluşan sarsıntıda Muammer Bey,  denize düştü. Muammer Bey'in yüzme bilmediğini
bilen Necip Bey, peşinden denize atladı. Necip Bey ve Muammer Bey, akıntıya kapıldı. Necip Bey'in cesedi 2 gün sonra Zeytinburnu açıklarındaki balıkçılar tarafından bulundu. Edirnekapı mezarlığına defnedilen naşının başucundaki mezar taşında ölüm tarihi 18 Haziran 1957 yazıyor.