AKŞAM GAZETESİ | İsmail Küçükkaya | 2009-08-30
Gazetemizin Adil Gür'e yaptırdığı anketin, partilerin son durumunu gösteren sonuç bölümüyle, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 'oy kaybetsek bile geri adım atmayacağız' sözlerinin yayımlanması aynı güne denk geldi.
Başbakan Erdoğan, 'Demokratikleşme Açılımı' olarak ifade edilen son Kürt hamlesine giriştiğinde hiç kuşkusuz 'Türkiye için önemli ama partisi adına riskli' bir girişime soyunduğunun farkındaydı.
Çok açıktır ki; yeni stratejinin bir siyasi getirisi olmaz. Türkiye gibi seçmenin pragmatik bakış açısına, gündelik hayatına yönelik çıkarlarına endeksli tercihlerde bulunduğu ülkelerde başka türlüsü beklenemez.
Seçmenin ezici bölümü kitle partilerine ideolojik sebeplerle oy vermez. Bugünkü gibi durumlar milliyetçi partilere yarar, bakınız MHP ve DTP örnekleri...
Siyasi getirisi olmasa da götürüsü yüksek olabilecek bir mevzudan bahsediyoruz.
Gerçekten de Erdoğan belki de kariyeri boyunca ilk kez 'siyasi karşılığı olmayan' büyük bir atılıma soyunuyor.
'Homo-politikus' (politik insan) olarak nitelendirilebilecek kadar siyasi içgüdüleri yüksek bir profili olan Erdoğan, inandığı ve gerekli olduğunu düşündüğü bir çabaya atıldı.
Erdoğan'ın bu siyasal rizikoyu üstlenmesini takdir etmemiz gerekir, zira bundan sonra Türkiye açısından asıl risk o açılımın hayal kırıklığı yaratarak kapanması olacaktır.
LİBERAL-ENTELEKTÜEL KESİMLE BARIŞ
Burada Erdoğan'ın en büyük avantajı halkın özellikle orta gelirli ve yoksul kesimlerinde yoğun ilgi görüyor olması. İnsanların önemli bir bölümünü kendisine inandırmış. Şimdi devlet adına bunun bir fırsata dönüşmesi gerek. Her gece gecekonduda iftar açan bir Başbakan'dan bahsediyoruz.
Kürt açılımı sonrasındaki araştırmalar bir miktar destek kaybına uğradığını gösteriyor. Bu sonuç, 'kriz yönetimini' iyi uygulayamamış olmalarından kaynaklanıyor. Açılıma tepkili kesimlerle iletişim sorunlu, muhalefet partileriyle gerginlik yüksek. Düşünelim, tersi olamaz mıydı?
Sanki iki gündür 'farkındalık' gelişiyor.
Erdoğan'ın son konuşmaları, Orgeneral Başbuğ'un açıklamalarıyla birlikte değerlendirildiğinde açılımın şimdi, endişeli kesimleri de rahatlatacak daha makul bir çerçeveye oturmaya başladığını gösteriyor.
Bu arada, Erdoğan son iki yıldır ivmesini yitiren liberal-entelektüel kesimle ilişkisinin seviyesini yeniden yükseltiyor. Bu, Kürt hamlesinin henüz gözardı edilen ama siyaseten çok önemli bir yansıması olarak dikkat çekiyor.
KÜRT AÇILIMI'NA HINCAL ULUÇ BAKIŞI
Çeşitli faktörlerin etkisiyle hükümette ve Başbakan'da hiç gereği olmayan bir ihtiyatlılık ve çekingenlik göze çarpıyor. Erdoğan aslında kendi başlattığı ve elinde tuttuğu inisiyatifi başkalarına devretmiş gibiydi.
Hayır, bu yanlış olur.
Sürecin iletişimini de, müzakeresini de bizzat Erdoğan yönetmeli. Baykal'la görüşmesi bu açıdan belirleyici olacak. Konuşma yetkisi tanınanların iyice sınırlandırılması ya da daha iyi seçilmesi gerek. Bekir Bozdağ örneği yanlış oldu. O söylemle barış açılımı olmaz.
Günlerdir bu konuda kalem oynatanların içinde Hıncal Uluç'un görüşleri hayli kıymetli ve yararlı görünüyor.
Uluç, Başbakan'a 'sizi vatana ihanetle suçlayanlar çıkacak, durmayın' diyor. 'Soğukkanlı olmak, tahriklere kapılmamak ve gerginlik yaratmamak' formülü üzerine duruyor. Yeri geldiğinde hükümeti, hakaret etmeden, hep zarif bir üslupla ama çok sert eleştiren Hıncal Uluç'un 'Kürt Açılımı'na ilişkin yaptığı değerlendirmeler, özellikle 'Doğu'nun kaderi Erdoğan'a bağlı' yazısı dikkate alınmalıdır.
DÜNYANIN EN GÜÇLÜ ADAMI NASIL ATANDI?
Gazetemiz yazarı Deniz Gökçe hoca önceki gün 'Bernanke atandı. Fark: Uzlaşma Kültürü' başlıklı enfes bir yazı kaleme aldı.
ABD'nin 'en hızlı krizden çıkan ülke konumuna geldiğine' dikkat çeken Gökçe bunun arka planını 'uzlaşma üretti, pratik ve pragmatik yaklaştı, çabuk davrandı' diye formüle etti.
Gökçe şöyle diyordu:
'Dün ABD'de uzlaşmacı bir adım daha atıldı. Ben Bernanke yeniden Merkez Bankası Başkanı olarak Obama tarafından aday gösterildi. Senato'da atanması da kesin.'
Yazı şöyle devam ediyordu:
'Bernanke aslında bir Cumhuriyetçi. Yani bizim ülkemizde olsa 'bizden değil' damgası yiyecek kişi. Bizde hayatta atanmazdı.'
Bu örnekten başta hükümet; hepimizin alması gereken dersler yok mu?
BAŞBAKAN ŞİMDİ GERİLİMİ DÜŞÜRME SAFHASINA GEÇTİ
Ulusa Sesleniş konuşmasıyla, Başbakan Erdoğan 'Demokratikleşme Açılımı'nın ikinci safhasına geçmiş oldu. Şimdi gerilimi düşürmeye çalışıyor. Bunun en somut adımı CHP ile görüşme olacak. Genelkurmay Başkanı da zor bir dengeyi yürütüyor. 30 Ağustos konuşmaları, bayram için hazırlanan projeler ince işçilik ürünü. Bir yandan askerin hassasiyetlerini gözeterek, kamuoyuna bunları duyurarak açılımın demokratikleşme boyutuna destek veriyor.
Erdoğan, 'biz Türkiye'nin tamamı değiliz' diyor. Hiçbirimiz değiliz. Hepimiz o büyük Türkiye'nin bir parçasıyız. Biraradalığımız Türkiye'nin tamamını oluşturuyor.
Güçlerimizi birleştirirken karşımızdakinin hassasiyetlerini göz önüne almalıyız. Etkili konumdaki bir AKP'li, açılımın teorisini anlatırken samimiyetle ve vurgulayarak 'Türk Silahlı Kuvvetleri bu mücadelenin askeri boyutunu kazanmıştır' diyorsa ben onu önemserim. Ömer Çelik bunu yaptı. İlker Başbuğ'un Ömer Çelik'le bu zeminde bir entelektüel sohbet yapmasının çok yararlı olacağına inanıyorum.
Çelik, 'çözüm açısından doğru çerçeve budur' dedirten açıklamalar yapmıştı. Asıl önemlisi 'aşırıların hangi sınırların dışına çıkmaması gerektiğini' göstermişti. Fikir üretebilecek kesimlerin hangi dinamikleri dikkate almaları gerektiği önemlidir. Dikkat ediyorum, böyle ciddi bir meselede bile Türkiye yeterince düşünmemiş. Konuşanlar taraf ve karşı taraf diye ayrılıyor, cümleler ise aynı. Tezimizi 'tarihsel derinliğe' oturtamayınca geriye hamaset ve retorik kalıyor. Ömer Çelik bunun dışına çıkan ilk AKP'li olmuştu.